Web Toolbar by Wibiya Uyandırıcı / Şokçu

Güncellemeler


İlluminati Konusunda Yeni Olan Arkadaşlara : Düşmanımızı Tanıyalım- İlluminatiye Giriş Yazısından Başlayarak Son Yazıya Doğru Okumasını Öneririm


Son Yazımız - Ülkemiz Üzerinde Oynanan Oyunlar ve Dinler Arası Diyalog Tehlikesi Volume I



Önemli => İlluminati'nin Yeni Oyunu ACTA

"Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır. Birisi kılıçla, diğeri borçla." (John Adams)


Amacımız "Onların" nasıl düşündüklerini bilmenizdir

23 Ocak 2013 Çarşamba

Ülkemiz Üzerinde Oynanan Oyunlar ve Dinler Arası Diyalog Tehlikesi Volume II


Merhabalar arkadaşlar. Yazıma başlamadan önce Luksemburg'dan bahsetmek istiyorum. Nazi Almanyasını anlatan bir belgeselde Hitler'in karşılaştığı sürprizler bölümünde bu Lüksemburg'a da yer verilmiş, resmen Hitler'e küçük sürprizler hazırlamış bizim Lüksemburglular.

 O dönemi biraz gözümüzün önüne getirdiğimizde deli cesareti gibi bir durumla karşılaşıyoruz. Bir yandan İngiltere bir yandan Rusya bir yandan da ABD ile savaşan ve hepsine de yeten dönemin belki de en büyük silah gücüne sahip Nazi Almanya'sına tüm dünya devletleri birer birer teslim olurken bu bizim ufak tefek Lüksemburg ya istiklal ya ölüm dercesine karşı çıkıyorlar.

Sonuç mu? Hitler bu Lüksemburgluları dağıtıp süpersonik silahlarını bu Lüksemburglular üzerinde deniyor. Benim gözümde Lüksemburg en çok saygıyı hak eden ülkelerin başında gelmekte. Saygı dediğimiz şey ülkemizde pek yok. Eğer seviyorsan, senin gibi düşünüyorsa saygı duyarsın ama yok eğer benim gibi düşünmüyorsa dünyayı kurtarsa da saygı duymam zihniyeti hakim ülkemizde ne yazık ki!


Yanlış bir zihniyet! Ben ne kadar sevmesem de eğer bir kişi insanlık için bir çivi çakmışsa bile ona saygı duyarım. Şimdi yazımıza geri dönelim.


Bir önceki yazımızda bu konuya hakkında biraz bilgi vermiş ve siyonistlerin ülkemiz üzerinde oynadıkları karanlık oyunlara giriş yapmıştık. Önceki yazımızı okumayan arkadaşlara taşların iyice yerine oturması için okumasını öneririm => Ülkemiz Üzerinde Oynanan Oyunlar ve Dinler Arası Diyalog Tehlikesi Volume I


Bu yazımızda ise ülkemiz üzerinde oynanan büyük oyunlara  özellikle de son 40 yılımızda gelişen olaylara değinip sonraki yazımızda ise  "New Age" olarak adlandırılan deccalin dinini müslümanlara yedirme çalışması olan "Dinler arası diyalog" oyununa ve bilinçli yada bilinçsiz bir şekilde hizmet edenlere aklımız yettiğince ve klavyemiz döndüğünce değinmeye çalışacağız.


Bu yazımızı okurken ideolojinizi ve siyasi düşüncelerinizi bir kenara bırakıp, oynanan oyunlara dar kalıplardan değil de geniş açıdan bakmanızı öneriyorum.

Osmanlı devletinin çöküş dönemi olarak adlandırıldığı dönemde Osmanlı Devleti'nin başına belki de dünyanın son 200 yılda gelmiş en büyük siyasi dehası  geçiyordu. II. Abdülhamit





Şimdi "Atam dururken bu adamda kim oluyor!!11" diyen arkadaşlarımız olacaktır tabi ki. Yazıma başlarken de belirttiğim gibi ideolojinizi ve siyasi görüşlerinizi bir kenara bırakın yoksa oyunu anlayamazsınız.


Atatürk de Abdulhamit gibi siyonizme savaş açıyor ama 1937 yılından sonra oluyor tabi. 1937 yılına kadar "al gülüm ver gülüm" havasında geçiyor ilişkiler. Zaten lozan görüşmelerinde gerekli teminatların verilmesi şartıyla bir ülkenin kurulacağını belirtiyor bu siyonist güçler. O şartlardan biri de ne olursa olsun asla dışarıyla ilgilenilmeyecek ve yalnızca kabuğuna çekilmiş bir devlet politikası izlenilmesiydi. Öyle de oluyor zaten; "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünün anlamı, bize karışmadıktan sonra bizde size karışmayızdır.


1937 yılında bu siyonistlerin bir yahudi devleti kurma hedeflerinin olduğunu anlayan Mustafa Kemal, siyonizme savaş açıyor ve 1 sene sonrasında da öldürülüyor. Atatürk'ün ölümünü daha önceki yazılarımızda da işlediğimiz için üzerinde pek durmayacağım.


Atatürk'ün 1 sene bile baş edemediği siyonizmle II. Abdulhamit tam tamına 33 sene savaşıyor ve bir karış toprak bile kaybetmiyor.

II. Abdulhamit tahta geçtiğinde Osmanlı'nın borcu çok büyük meblağlara ulaşmıştı. II.Abdülhamid elinden geldiğince borç almamaya çalışarak ve elinden geldiğince de borçları azaltmıştır ama ne var ki   II. Abdulhamit'i tahttan indirip ülke yönetimini ele alan İttihad ve Terakki ise bu borcu 400 milyon altına çıkarmıştı. Üstelik ülkeyi bozuk para gibi harcamışlardı. Yalan yazan tarihimizde ise II. Abdulhamit kızıl sultan, ittihad ve terakkiciler de kurtarıcı olarak geçmekte.


Osmanlının borçlarını belgeleriyle görmek için buyrun 

Şimdi diyebilirsiniz ki "Bize ne Osmanlı'nın borcundan." Evet haklısınız ama alacaklılar banane ve sanane ile alacaklarından vazgeçecek adamlar değil. For example : Rothschild ailesi (Merkez Bankamızın %15'i ingilizlere aittir ve İngiliz Merkez Bankası da Rothschild ailesinin kontrolü altındadır. Kafanda bir şeyler oluşmaya başlamıştır umarım)


Günümüzde dünyanın en pahalı benzinini ve en yüksek vergisini ödüyorsan bunun 1 numaralı sebebi İtithat ve terakkicilerin yaptıkları hatalar ve zevk-i sefa  ile yaşayıp yaptıkları yüksek harcamalardır çünkü biz lozanda Osmanlı'nın bir çok alacağını ve tazminatlarını red edip, borçlarını kabul ettik. Lozan'ın gizli maddeleri açıklansın o zaman  vatanın nasıl satıldığını ve ne imtiyazların verildiğini göreceksiniz.


II. Abdülhamid'in siyonizm ile olan savaşından Atatürk de etkilenmiştir çünkü ulu hakan Abdulhamit 1904 yılında Mustafa Kemal'i hapse attırmıştır. Olay ise şöyle gerçekleşmekteydi ; Siyonistlere nefes aldırmayan II. Abdulhamid gizli bir örgütün orduda yuvalandığını ve Jön Türkler olarak adlandırılan kene takımının propagandasının yapıldığını öğrenince, ordudaki gizli örgüt üyelerinin hepsinin hapse atılmasını emretmiştir ve o gizli örgüt üyeleri arasında daha toy bir yüzbaşı olan Mustafa Kemal de vardı.


Abdülhamid Mustafa Kemal'i affediyor ama başarılı bir öğrenim döneminden sonra hak ettiği Makedonya'ya değil, Jön Türkler'den uzak olması ve cezasız kalmasın diye Şam'a gönderilmesini emretmiştir.


Atatürk'ün de üye olduğu gizli örgütlenme muhtemelen masonluktur. Bu konu hakkında  3 seçenek var.

Birinci seçenek; Evet, Atatürk Masondu.

Delillere bakacak olursak ;



Masonik Nizam Duruşu







Özellikle de batı kaynakları Atatürk'ü mason kabul ederler








Bu işaretin anlamını bilmeyen bir adam "bak elini kalbine götürmüş" der ama masonlar bu tür işaretlerle "birader" olduklarını birbirlerine belli ederler. Günümüzde bu işaret artık fonksiyonunu yitirdi diyebiliriz çünkü masonluk gizli değil açık yapılıyor hatta halka açık toplantıları bile mevcut. Öyle ki,  bu nizam duruşunu Erdal Bakkal da bile görmek mümkün. Şimdi Atatürk'ün mason olması neyi değiştirecek ki?





İkinci seçenek; Atatürk'ün verdiği o pozların masonlukla bir ilgisi yok. Aslında Bilge Kağan duruşuydu.

Atatürk'ün elini kalbine götürmüş pozlarının belki de masonlukla hiç alakası bile yoktur. Çünkü bu duruş aynı zamanda Bilge Kağan duruşudur. Yani Türklüğün sembol duruşudur. Atatürk'ü anlamak gerçekten çok zor hele ki günümüzde bilgilerin bu kadar çarpıtıldığı bir dönemde.


Oktan Keleş ağabeyimin "Türk Tarihini Bilen, Atatürk'ü Bilir" yazısını okumanızı öneririm. Oktan Ağabeyim yine her zaman ki gibi kimselerin göremediği açılardan olayı görmüş ve benim gibi cahillerin de kafalarındaki sorulara yanıtlar nitelikte bir yazı yazmış.

Üçüncü seçenek; Atatürk o pozları o dönemin askerleri tarafından ekol olan Napolyon pozu olması yada İkinci Abdülhamid gibi masonlara "ben de sizdenim" imajı verip onları kullanmak istemesi.


Napolyon meşhur pozu ile









Lenin


Stalin


Nette bunun gibi o dönem birçok ünlünün aynı şekilde verdiği poza denk gelirsiniz. Neyse biz devam edelim;


Cemal Granda Atatürk'ün Uşağı idim adlı hatıratında, Atatürk, bir İzmir gezisinde söz Masonluktan açılınca herkesi şaşkına çeviren bir hatırasını anlatmıştır;


‘Bir zamanlar ben de mason olmuştum. Bir gün bir arkadaşım beni alıp Beyoğlu’ndaki Mason cemiyetine götürdü. Daha ne olduğunu bile anlayamadan kendimi cemiyetin içinde buldum. Mermer merdivenlerden büyük bir salona indik. Orada yüzlerini göremediğim bir takım kişiler vardı. Bizi buyur edip oturttular, kahveler sundular, hal hatır sordular. Orada fazla kalmadık, tekrar merdivenlerle daha da aşağı indik. Bir öncekinden daha geniş salonda bulduk kendimizi. Salonda büyük bir kalabalık toplanmış, kılıçlı bir tören yapılıyordu. Bu işleri daha önceden bildiğini anladığım arkadaşım beni kolumdan tutmuş, durmadan ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Kılıçların arasından geçip kutsal bir kitaba el bastık. Bütün bunlar olup bittikten sonra dışarı çıktık. İçeride çok sıkılmıştım. Bu olaydan sonra bir daha ne o binaya gittim, ne de oradakilerle karşılaştım. Şimdi gitsem, arasam o binayı belki de bulamam. İşte benim masonluğum bundan ibaret…’

Muhtemelen Atatürk'ün bahsettiği bu dönem sultan II. Abdulhamid'in Atatürk'ü hapse attırdı dönem olabilir.

II. Abdülhamid öyle bir istihbarat teşkilatı kurmuştu ki, ülkede ne olsa haberi oluyordu. Halil Paşa o istihbarat teşkilatından şöyle bahsediyor;


"Abdülhamid Han'ın öyle bir istihbarat teşkilatı vardı ki; O, bizim evde okuduğumuz derginin adını bile anında öğrenebiliyordu. Dünyada böyle bir istihbarat teşkilatı kurabilen bir lider daha yoktur."

                                                                                                                    Halil Paşa Hatıraları


Şimdi Atatürk ile ilgili araştırma yaptığınızda 2 tür yazıya rastlarsınız. Birincisine göre dünyadaki herkes yaşama hakkını Atatürk'e borçludur, hatta ve hatta -haşa- Allah'ın bile Atatürk'e borçlu olduğunu söyleyen yazılar vardır. İkincisi ise göre Atatürk bu vatan için hiç birşey yapmamış, yalnızca adam asmış, heykel dikmiş ve içki içmiştir.


Bana göre ikisi de yanlıştır. Şimdi neden böyle olduğuna gelecek olursak; sebebi birilerinin Atatürk'ü tanrı gibi göstererek, Atatürk'ün adını ve görüşlerini maske olarak kullanıp, bundan çıkar elde etmesidir.Böyle insanlar olur mu demeyin, bal gibi de olur. Allah'ı bile kullananlar var Atatürk'ü mü kullanmayacak bu vicdansızlar?


Atatürk'ün bir tanrı değil, bizim gibi etten kemikten bir insan olduğunu anlatmalı ve tanrısallaştırmamamız gerektiğini anlamalıyız. Atatürk fareden, dişçiden korkan aynı zamanda gülen, ağlayan ve türkü söyleyen bir insandır. Hataları da vardır elbette. Yanlış anlaşılmasın ben Kemalist falan değilim, bazı arkadaşlar antikemalist olduğumu da söylerler. Dediğim gibi Atatürk son derece zeki, başarılı ve ileri görüşlü bir liderdir ama Atatürk'ün adını kullanıp bundan çıkar elde edenler de az değil hani. O yüzden önerim önce anadolu insanına bakışını inceleyin eğer anadolu insanına yukarıdan bakıp aşağılıyorsa Atatürk ile alakası yoktur. Atatürkçüyüm diyorsa da bu bir maskedir.





Atatürk türkü söylerken

Atatürk salıncakta sallanırken






Atatürk'ün dini inancı hakkında geçtiğimiz yazılarımızda deist olduğuna inandığımızı söylemiştik. Bunun için birçok delil gösterebilirim. Mesala Mustafa filmi yüzünden birçok eleştiriye maruz kalan Can Dündar "Elhamdülillah Laikiz" başlıklı yazısında da belirttiği gibi Kazım Karabekir'e "Herşeyden önce din anlayışını kaldırmalıyız" ve bir ingiliz yazara da "Benim bir dinim yok. Bazen bütün dinler denizin dibine batsın istiyorum" dediğini görmekteyiz.


 Bu ingiliz yazar Andrew Mango'dur ve Atatürk adlı kitabının 3.baskısının 532. sayfasında bu cümleyi görmekteyiz.

Can Dündar'ın 1995 yılında yazdığı "Elhamdülillah Laikiz" yazısı

Atatürk içinde sabetayist olduğu söylenir şöyle ki; Atatürk'ü koruma kanunundan dolayı Atatürk'e değilde  eşi Latife Hanım için sabetayist olduğunu söylerler. Şimdi ne var ki bunda diyecek olabilirsiniz ama şöyle bir durum var ki sabetayistler sabetayist olmayana kız vermezler. Şimdi kafanızda şimşek çakmıştır umarım.

Peki bunu diyenler kim? Hani şu bizim ulusalcıların ölümüne savundukları Yalçın Küçük ve Soner Yalçın!!

Yalçın Küçük hani PKK ve Ergenekon diye adlandırılan örgütün beyin takımındaki adamdan bahsediyorum.









Günümüz ulusalcılarının ulusalcılığını yiyeyim sırf körü körüne muhalefet yapmak için dağdaki kandırılmışlara gaz veren bir haini kahraman ilan ettiler. Her gördüğünüz ve duyduğunuza inanmayın biraz araştırın da rezil olmayın bari.

İşte kahraman ilan edilen Yalçın Küçük'ün apo ve yandaşlarına verdiği gazın vidoesu

Yalçın Küçük kitabında Apo itini Atatürk'e benzetiyor.

Soner Yalçın'dan bashsetmeyeceğim bile.


Neyse biz devam edelim.


Anti-Siyonistler genellikle siyonist oyunları  başarılı bir şekilde geri püskürtmesinden dolayı II. Abdülhamid'i kendilerine örnek alırlar aynı şekilde siyonistler de siyonistleri tek çatı altında toplayıp tek bir güç şeklinde dünyadaki en etkin lobi faaliyetini başlatan Theodor Herzl'i kendilerine yol gösterici kabul ederler.


Theodor Herzl







Peki kimdir bu Theodor Herzl?


Avrupa'da yaşayan yahudiler hristiyanlar tarafından sevilmezdi bunun nedeni ise Hz.İsa'nın çarmıha gerilmesinin sebebi olarak yahudileri görmeleridir.  Hristiyanlar tarafından sevilmeyen yahudiler, köylerde de barınamadılar çünkü köy halkının az olmasından ötürü halk birbirini tanıyor ve yahudilerden alışveriş yapmamaya özen gösteriyordu. Şehirlere göç eden yahudiler orada yine daha rahat olsalar da bir türlü dışlanmaktan kurtulamadılar ve memurluk, askerliğe de alınmadıkları için yalnızca tahsil ve ticaret seçenekleri kalmıştı. Antikacılık ve seyyahlıkta çok büyük bir ilerleme sağlayarak bu alanları hakimiyetleri altına aldılar ancak yine de kendilerini tehlikede hissettiklerinden paralarını  gayrimenkul gibi yerlere yatırmayarak hızlıca kaçmak için yanlarında taşıdılar.


Yahudiler yanlarında taşıdıkları paranın gücünü sanayi devriminde fark ettiler. Sanayinin 3 temel ihtiyacı vardı. Bunlar; Ham madde, pazar ve finanstır. Sanayiciler ham madde ve pazar konusunda sıkıntı yaşamasalar da finans konusunda sıkıntıya girdiler ve sıcak parayı elinde bulunduran yahudilerin kapısını çaldılar. Yahudiler yüksek faiz oranlarıyla bu sanayicilere borç verdiler. "Tevrat'ta faiz haram değil mi?" diyecek arkadaşlara cevaben o 10 kural yalnızca yahudiler arasında geçerlidir. Biz yahudi olmayanlar ise onların inancına göre hayvanlarız ve kısaca bize "goyim" derler.


Yahudilerin bir diğer avantajı ise dağınık yaşamalarıydı. Bir yahudi Londra'da ise bir diğeri Madrid'deydi. Farklı ülkelerde bulunan yahudiler beynelmilel paslaşarak o ülkelerin ithalat ve ihracat yollarını tekellerine alıp zenginliklerini çok büyük boyutlara ulaştırdılar.


Paris'te genç bir muhabir olan Theodor Herzl, Avrupa'daki yahudilerin durumunu incelerken aslında yahudilerin ne kadar etkin bir güç olduklarını fark ederek, bu dağınık gücün tek bir merkezde toplanması gerektiği sonucuna vardı.


Theodor Herzl öncelikle Avrupa ve Dünyanın önemli merkezlerinde bulunan zengin yahudileri tespit etti ve onlara bir mektup göndererek 1897 yılında Basel'de yapılacak olan toplantıya katılmalarını istedi ancak zengin yahudiler bu toplantıyı önemsemeyerek katılmadılar.

Theodor Herzl'in amacına ulaşması için 3 şeye ihtiyacı vardı,

1- Fikir
2- Bu fikre inanmış insanlar
3- Finans

Theodor Herzl dağınık yaşayan yahudilerin tek  bir yere toplanıp beraber hareket etmesi gerektiği fikrini ortaya atmış ve arkasından gelen insanlar da vardı ancak finans sorunu yaşıyordu. Finans arayışı için bir kurban arayan Herzl aradığı kurbanı bulmakta gecikmedi. Rothschild ailesi...


Arjantin'de dünyanın en büyük çiftliklerini kurarak buralarda fakir yahudileri amele olarak çalıştıran Rothschild ailesi Herzl tarafından hedef haline getirilerek, pislikleri arandı ve bulduğu kirli çamaşırları yayınlayarak Rothschild ailesini kendi davasına kabul ettirdi.


Rothschild ailesini de arkasına alan Herzl planlarını uygulamaya geçirdi. Öncelikle yalnızca ülkede istediklerini almak için  padişaha karşı muhalefet olarak kullanılan dönmeler artık bilinçli ve planlı bir şekilde muhalefetin de ötesinde kullanılmaya başlandı. Bkz Jön Türkler


Jön Türklerin hepsi dönme değildi ancak üst yöneticileri dönmeydi. Durumlar iyice Theodor Herzl'in istediği hale gelince Herzl, Rothschild ailesini temsilen İstanbul'a gelerek padişahla görüşmüştür. Rothschild ailesi aynı zamanda Osmanlı Merkez Bankasını da kontrol etmekteydi.


İstanbul'a istediğini alacağından emin bir şekilde görüşmeye gelen Herzl hiç beklemediği bir liderle karşılaşmıştır. Padişaha sunduğu teklif son derece cazipti. Hem Osmanlı devletinin tüm dış borçları silinecek ve Avrupa medyasını elinde bulunduran yahudiler Osmanlı aleyhine yayınlarına son verip, Osmanlı'yı öven yayınlara ağırlık verileceğinin garantisi verilmişti ve bunlara karşılık yalnızca ortadoğuda bir yahudi devleti kurulması için toprak istemiştir.


II. Abdülhamid sert ve kararlı bir şekilde Herzl'i huzurundan kovmuştur. "Bu topraklar kan ile alındı ancak kan ile verilir."

Sonra Newlinski aracılığıyla,


"Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiç bir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar; benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem."



Theodor Herzl istediğini alamayacağını anlayınca başka bir yol izlenmesi gerektiğini siyonist dostlarına bildiriyor. Siyonistler amaçladıkları toprakların alınması için II. Abdulhamid'in tahttan indirilmesi gerektiği konusunda hem fikir oluyorlardı.


Önce bir suikast denemesi vardı. Dünyanın en gelişmiş istihbarat teşkilatına sahip olan II. Abdülhamid'e düzenli raporlar sunuluyor ancak bu suikastin nerede olabileceği konusunda tam emin olamıyorken, suikastten 1 gece önce verilen raporda Cuma Namazından sonra dikkat çekmeden zaman geçirmesi istenilmiştir. 21 Temmuz 1905'te Yıldız Camisinde Cuma selamlığı çıkışında Şeyhülislam ile konuşarak Abdülhamid gerekli zamanın geçmesini sağlamıştır. Şeyhülislam II. Abdülhamid'e bir konuda danışırken büyük bir patlama oluyor ve II. Abdülhamid bu suikastten kurtuluyordu.


II. Abdülhamid'in istihbarat teşkilatı bu saikastin kim tarafından ve kime yaptırıldığı hakkında tüm belgeleri toplamıştı. Deliller Vatikan'ı gösteriyordu. Halife olan II.Abdülhamid bu suikasti tertipleyen ile bir kardinalin tüm konuşmalarını Vatikan'a gönderiyor ve kendisini ölüme göndermeye çalışanları da affediyordu. Bu olay Vatikan'ı o kadar rahatsız etmişti ki bir türlü bu olayı unutamadılar.


 İslam'ın Halifesi olan II.Abdülhamid'e bir hristiyanın suikast girişiminde bulunmasından ve akabinde de Halife'nin büyük bir hoşgörü ile kendi canını alma girişiminde bulunmuş caniyi affediyor olmasının bir rövanşı olarak Katolik aleminin lideri olan Papa II. Jean Paul'e bir müslüman (özellikle de türk birisini seçmilerdi) suikast girişiminde bulunuyor ve Papa da büyük bir hoşgörü ile kendi canını almaya gelmiş bir caniyi affediyordu. Akıllarınca II.Abdülhamid'den intikam alıyorlardı hem de dünyaya "İslam'ın terör, Hristiyanlığın ise merhamet dini" olduğu izlenimi vermek için zemin hazırlıyorlardı.


Papa ve Mehmet Ali Ağca




Artık II. Abdülhamid öyle ya da böyle bir şekilde devlet yönetimini bırakmalıydı. Bu görev ise Selanikli Emanuel Karasso'ya ihale edilmişti. Peki bu Emanuel Karasso kimdir? Önce Karasso ailesine bir göz atalım.


Emauel Karasso




1912 yılında İspanya'ya giden Karasso ailesinden Dr. İzak Karasso adını Isaac olarak değiştirip Barcelona'ya geçer ve bir oğlu olur, adı ise Daniel. Isaac'in muayenesine pek de gelen yoktu. 1.Dünya savaşında bağırsak enfeksiyonu salgını baş göstermiş ve bir türlü çare bulunamıyordu. Bizim Isaac'in aklına takılan bir durum vardı. Avrupa'da herkes bu rahatsızlıktan kıvranırken neden Anadolu ve Balkanlarda bu rahatsızlık hiç görülmüyor ve görülse de hemen geçiyordu.


Daha sonra kafasına dank etti. Eğer Osmanlı'da birisinin bağırsakları ağrısa 3 gün ve günde 3 kase yoğurt yedirince rahatsızlığın geçtiğini hatırladı ve yoğurt üretmeye başladı. Isaac yoğurdun etkisini çok çabuk görecekti. Patent almak için isim arayışına girince oğlu Daniel aklına geldi ve Danone ismini koydu. Danone günümüzde bir dünya markası haline geldi. Ben bu adamlara kızmam arkadaş, helal olsun. Bizim milli yiyeceğimizi yurt dışında satarak büyük bir imparatorluk kurdular. Biz de uyumaya hala devam edelim. Yine de belirtmekte yarar var Danone yoğurtlarını araştırın bir nelerle karşılaşacaksınız.


İsteyen yer isteyen yemez, kimsenin ne yiyeceğine biz karar veremeyiz tabi. Neyse Emanuel Karasso ile devam edelim.


Emanuel Karasso anadolu topraklarında ilk mason localarını örgütleyen adamdır. Asıl büyük ününü meslektaşlarının cesaret edemediği ilginç davaları alarak kazanmasıyla elde eden bir avukattı.


Büyük 31 Mart vakasıyla II. Abdulhamid tahttan indiriliyordu. 31 Mart vakası için Emanuel Karasso'ya İtalyan bankalarından 400,000 liralık altın verilmişti.  Hareket Ordusu adı altında bir kaç bin kişilik daha olayların farkında olmayan toy askerler toplanıp Padişahı tahttan indirtmeye gelirken Tahsin Paşa II. Abdulhamid'in ayaklarına kapanıp en küçük birlikle bunları zincire vurup huzuruna çıkartmak için izin isteyince de;

"Hayır Paşa, Ben nefsim için bir damla müslüman kanının akmasına razı değilim" demiştir.

Harekat ordusunun başını kimler çekiyordu;
 Mahmut Şevket Paşa
 Mustafa Kemal  (Atatürk)

Mahmut Şevket Paşa aslında az çok kimler adına bu olayları yaptığının farkındaydı ancak Mustafa Kemal olayların pek  farkında değildi.

Olanlar olmuş Abdülhamid tahttan indirilmişti. Atatürk'ün ise Abdülhamid hakkındaki görüşleri ise;

“… Bak çocuk, kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim, 19. yüzyılın sonlarında uygulanmış olursa.…”
                                                                      Kemal Arıburnu -  Atatürk’ten Anılar, s.34,35




Artık zamanı gelmişti, 33 sene siyonistlere göz açtırmayan ulu Hakan tahttan indirilme zamanının geldiğini anlamıştı. Kamburu çıkmış ve yılların da yorgunluğu ile çökmüş son İmparatorun huzuruna 4 kişilik bir heyet çıkmıştı.


1 adım önde olarak liderleri olduğunu belirten Emanuel Karasso, "Millet artık sizi istemiyor" diyerek tahttan indirildiğini ilan etmişti. Gözleri dolan Abdulhamid ise "Bir Türk padişahına ve İslam halifesine tahttan indirildiğini belirtmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut bir de nankörden başkasını bulamadılar mı?" diyerek  bu durumdan ne kadar kahrolduğunu belirtiyordu.


O gece siyonistler için unutulmaz olacaktı. Hele ki siyonizmin temsilcisi olarak o kararı açıklayan Karasso'nun gözlerinde Theoder Herzl'in intikamını görmek bile mümkündü.


Siyasi deha olan Sultan Abdülhamid dünyanın iliğini sömüren bu şeytani güçlerin çıkar çakışması yaşayıp birbirleri ile savaşacaklarını önceden görmüş ve tüm planlarını buna göre kurmuştu. Ne var ki bizim dönme takımı tüm planları altüst ediyordu. II. Abdülhamid hatıratında şöyle anlatıyor;


"Kırk yıldır büyük devletlerin birbirleriyle kapışmasını bekledim. Bütün ümidim oydu ve Osmanlının bahtını buna bağlı görürdüm. O beklediğim gün geldi. Heyhat ki ben tahttan uzaklaştırılmış, ülkemi idare edenler de akıldan ve basiretten uzaklaşmışlardı. Kırk yıl beklediğim büyük fırsat, bir daha ele geçmemek üzere Osmanlının elinden çıktı gitti."


II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinin ardından işlerin hiç de bekledikleri gibi olmadığını ve aslında tasmayı tutanın siyonistler olduğunu anlayan ve yaptıkları işin vatana ihanet olduğunu anlayanlar ise pişmanlıklarını şöyle ifade ediyorlardı;


"Hürriyet imha edildi. Yeni bir zulüm ve istibdad dönemi başladı. Bu zulüm ve istibdad Abdülhamid'inkinden de İttihadçılarınkinden de dehşetli oldu. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç... Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor."

                                  Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967. (c.4,s.1503)





"Padişahım gelmemişken yada biz,
İşte geldik senden istimdada biz,
Öldürürler başlasak feryada biz,
Hasret olduk eski istibdada biz.

Dem-bedem coşmakta fakr u ihtiyaç,
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.
Memleket matemde, öksüz taht u taç,
Hasret olduk eski istibdada biz."
                                    Süleyman Nazif


Enver Paşa’nın son pişmanlığı: En büyük hatamız, Abdülhamid’i anlayamamaktır!

Enver Paşa pişmanlığını Mersinli Cemal Paşa'ya şöyle ifade eder : "Paşam , bütün ef'alimin(eylerimin) hesabını vermeye hazırım. Biz Turan yapmak istedik , viran olduk. Bizim asıl mes'uliyetimiz , Sultan Hamid'i anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır.Acıdır , fakat hakikiat bu "

                Cevat Rifat Atilhan, “Abdülhamid ve Siyonizm”, Sebilürreşad, Sayı: 21, Kasım 1948, s 333.  


II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle ülke yönetimi İttihad ve Terakki'ye kalmış ve kimselerin hakkına da riayet etmiyor , yalnızca kendi sefalarını yaşıyorlardı. İttihad ve Terakki yalnızca bir kukladan ibaretti, ülkeyi aslında masonlar idare ediyorlardı.



Tarihler 3 Temmuz 1918'i gösterdiğinde ülke yönetimine Osmanlı Devleti'nin en bahtsız padişahı olan Sultan Vahdettin geçiyordu. Zaten abisi II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle ülke yönetimi  masonların kontrolündeydi ve İttihad ve Terakki'nin yaptığı yüksek harcamalar da zaten batmış olan hazineyi daha da beter bir hale getirmişti. 13 Kasım 1918'de İstanbul'un işgaliyle de artık Vahdettin bir kukladan ibaret olacaktı.



 Önceki yazımızda Vahdettin'in bir hain olmadığını söylemiştik. En basitinden "kaşıkçı elmasını" alıp kaçmak varken yine de devletinin başında durarak ölümü göze almıştı. Başarısız olduğu söylenebilir ama hain olduğunu söylemek için belge gerekir. -mış ve -miş ile kimseyi hain ilan edemezsiniz.



Zaten Atatürk'ü kendisinin Samsun'a gönderdiğini de önceki yazımızda belgeleriyle sunmuştuk. Bir bilgi daha vereyim Atatürk derin devlet tarafından bu görevi Kız Kulesinde almıştır. Atatürk'ün kazancı falan belli bir askerdir ve bir gemi olacak parası da olduğunu söylenemez. Kaldı ki bir gemi almış bile olsa Boğazdan geçmesi öyle kolay falanda değildir. Boğazda tam tamına 167 gemi vardı, yüzerek gitmeye kalksa bile yakalanırdı. Bkz Wikipedia



Atatürk'ün derin devletten aldığı görevi Oktan Keleş ağabeyim belgeleriyle ortaya koymuştur. Yazısı için buraya tıklayın


Derin devlet denildiğinde hemen kötü derin devlet anlamayın sakın. Kötüler ne kadar kuvvetliyse iyiler de en az kötü derin devlet kadar kuvvetlidir.



19 Mayıs 1919 tarihinde Atatürk Samsun'a çıkarak Kazım Karabekir'in başlattığı milli mücadeleyi askeriyeden ziyade stratejik dehasıyla  yönetiyordu. Milli mücadeleyi Atatürk başlattı diyenlere sormalı "Kazım Karabekir Anadolu'da ne yapıyordu? Koyun mu güdüyordu yoksa mangal mı yakıyordu?"



Önce Sevr Antlaşmasına oradan da Lozan'a geçip ülkemiz üzerinde oynanmış ve hala oynanmaya devam eden oyunlara değinmek istiyorum.



Sevr Haritası




İlkokulda hiç unutmam, sınıf öğretmenimiz bize tahtaya asılı bu haritayı göstererek "İşte eğer Atatürk olmasaydı, ülkemiz böyle düşmanlarımızın kontrolüne geçecekti" diyordu. Biz de tabi daha olayların farkında değildik. Hocam bu sevr dediğimiz olay bize gösterilen tablo değil Yeni Dünya Düzeninin haritasıdır diyemedik ki.


Öncelikle bu harita bizim zırtapoz tarihçilerimizin uydurmasından başka bir şey değildir. Peki bu niye uyduruldu diyecekseniz "Eğer Lozan imzalanmasa, Sevr uygulanacaktı." demek ve memleketimizin taşından toprağından yararlanmak için itilaf devletlerinden izin almamıza neden olacak olan Lozan'ı kabul etmemiz için  beynimizi yıkamak amacıyla kullanılan bir zihin kontrol aracıdır. Sevr ile öleceğimize, Lozanla kansere razı olalım diyebilmemiz için kullanılıyordu bu harita ve söylemler.


Sevr denildiğinde ulusalcı kesim "Ülkemiz itilaf devletleri tarafından paylaşılmışken Atatürk 7 düvel ile savaşarak bize bağımsızlığımızı hediye etti." diyerek özetlerler.


Muhafazakar kesim ise, "Aslında Vahdettin imzalamamıştır. Yürürlüğe girmediği için geçersizdir." derler.



Bu iki söylem de yanlıştır. Sorunun sebebi ise Sevr'in ne olduğunun anlaşılamamış olmasıdır. Ulusalcı kesime sormalı; "Elin İtalyanı gelip Antalya'yı alıp da ne yapacaktı? Portakal mı yetiştirecekti? Peki ya Fransızlar Sivas'ı alıp ne yapacaktı? Sivas Kangalı mı besleyeceklerdi? Ortada petrol zengini Ortadoğu toprakları ve yeraltı zengini Afrika ülkeleri varken bizim kuru toprağımız için mi birbirlerine gireceklerdi?"  Yanlış anlaşılmasın topraklarımız benim için dünyanın en değerli topraklarıdır. Ancak bu kapitalist ve sömürgeci güçler için değerini biraz düşünmeniz için soruyorum.    


Şimdi gelelim şu muhafazakar kesime sormalı "Önüne konan belgeleri imzalamaktan başka bir seçeneği olmayan ve sözü bir karakola bile geçmeyen  Vahdettin mi ingilizlerin dayattığı Sevr'i imzalamayacaktı?"


Şimdi Sevr'in analizini yapmadan önce şöyle bir bakıldığında itilaf devletlerinin, ittifak devletleriyle hemen anlaştığı görülüyor. Yalnız Osmanlı Devleti hariç! Demek ki I. Dünya Savaşında Osmanlı Devletinin yeri ayrı. Bununla paralel olarak Yeni Dünya Düzeninin de sınırları için Osmanlı Devleti bambaşka bir öneme sahip!


Sevr'e bakacak olursak, Sevr bir antlaşma değil dayatmadır çünkü antlaşma karşılıklı tarafların bir masaya oturarak kendi çıkarları için en uygun maddeleri kabul etmesidir ancak Sevr'de Osmanlı Devleti masaya falan oturmuyor sadece İtilaf devletleri kendi aralarında toprakları bölüşerek onaylanması için İstanbul'a gönderiyorlar Sevr'i.


Şimdi Sevr uygulanmadı diyorlar ancak Sevr son noktasına kadar uygulanmıştır. Yıkılmaz denen Osmanlı Devleti yıkılmış 20 yeni devlet ortaya çıkarılmıştır. Yeni Dünya Düzeninin nasıl işlediğini de burada görmekteyiz. Dedim ya Sevr Yeni Dünya Düzeni fikrinin uygulamaya geçilmiş halidir.

Yeni Dünya Düzeni = Böl - Parçala - Yönet


Tamam Osmanlı Devletinin sınırları bölünmüştü ancak Türklere de toprak verilmesi kararlaştırılmıştı. Bunu nerede mi görmekteyiz? I. İnönü ve II. İnönü savaşları sonunda  Londra konferansında siyonizmin merkezi ve dünyayı yöneten devlet olarak kabul edilen İngiltere "İzmir Türklerindir" diyor ve Yunanların çekilmesini kararlaştırıyordu.

    Yunan kaynaklarına baktığımızda Yunanları üstümüze salanların da İngilizler olduğunu hemen fark ediyoruz. Bu toplantıda verilen mesaj "Eğer uslu bir çocuk olursanız siz de Şirinleri görebilirsiniz"...


Biz onların istediği "Uslu" çocuklar olduğumuzu Lozan'da ispatlayarak ülkemizi kurmak için istediğimiz fırsatı elde edecektik.


"Peki madem Sevr ile istediklerini elde eden itilaf devletleri neden anadoluyu bize bırakma gereği duydular?" Sorusunu da sorabilirsiniz. En basitinden İstanbul bile yeterlidir çünkü Rusların sıcak denizlere inme hedefleri vardı ve itilaf devletleri  20 - 30 sene sonrasında  istemeseler de çekileceklerdi topraklarımızdan. İstanbul yunanlar ve bulgarlara da verilemezdi çünkü bu devletler Ruslar karşısında ayakta bile duramazlardı. Yaklaşık 1000 senedir Anadoluya hükmeden Türklere bırakma fikri ağır bastı çünkü eğer Ruslar Türklere saldırsa İngiltere ve Fransa ile beraber diğer İslam ülkeleri de Türklere yardım edeceğinden Rusların kendi sömürgelerini ele geçirmesi de engellenmiş olacaktı. Napolyon'un da dediği gibi "Biz Ruslarla her konuda anlaşıyorduk ta ki İstanbul'u konuşana kadar."


Lozan görüşmelerine geçecek olursak. Biz kurtuluş savaşında İngiltere, Rusya, İtalya ve ABD ile savaşmamıştık. Aslına bakacak olursak Fransızlarla da savaşmadık. Sütçü İmam'ın önderliğinde Güney Doğu Anadolu'dan kovduğumuz Fransız ordusu değil yalnızca tampon bölgede eğer Türk orduları saldırıya geçerse diğer birliklere haber vermek üzere duran gözcü birlikleriydi.  Ciddi denilebilecek tek savaşımızı Yunanlarla yapmıştık ama ne var ki Lozan Görüşmelerine Yunanlar alınmamıştı. Sizce de garip değil mi?


 Lozan görüşmeleri öncesi büyük bir hata yaparak elimizdeki kozlardan birisini kaybediyorduk. Bu büyük hata saltanatın kaldırılmasıydı. Lozan görüşmeleri  için elimizde Saltanat kartı bulunsaydı "Ya dediğimizi yaparsınız ya da biz saltanatı devam ettiririz" blöfünü kullanarak şartları daha olgun hale getirtebilirdik.


Saltanatın da kaldırılmasıyla tek kozumuz Hilafet kalmıştı. İngiltere yaklaşık 100 senedir hilafetin kaldırılması için uğraş veriyordu. Bizim her şeyi bildiğini sanan aydınlarımız Hilafetin bir işe yaramadığını söylüyorlar. Cahil İngiltere ise hilafet kaldırılana kadar Lozan'ı meclisten geçirmeyerek beklemeye alıyordu. Geri kafalı ABD de aynı şekilde Hilafet kaldırılana kadar Lozan'ı imzalamıyorlardı. Peki örümcek kafalı İtalyaya ne demeli? Papalık hala aktif.

Edit : Bazı güzel kardeşlerim işin aslını bilip bilmeden Lozan'ın imzalanınca hemen hayata geçtiğini sanıp bana sayıp sövmüşler. Ama Uluslar arası antlaşmalarda milleti temsil eden meclisler bir antlaşmayı kabul etmediği sürece protokol düzeyinde kabul edilir.

 Gelelim Lozan'ın gerçekten kabul olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin tanınması için tarafların meclislerinden onaylanması tarihlerine.

 Türkiye Cumhuriyeti : 23 Ağustos 1923
 Yunanistan : 25 Ağustos 1923
 İtalya : 12 Mart 1924
 Japonya : 15 Mayıs 1924
 İngiltere : 16 Temmuz 1924
 Lozan'ın Yürürlüğe giriş tarihi 6 Ağustos 1924  ve can alıcı kısım ise  Hilafetin kaldırılması : 3 Mart 1924.



Benim güzel kardeşim öyle her okuduğuna ve her söylenene hemen inanma biraz düşün. Tek bir kasedin bile bu kadar ses getirdiği ortadoğuda acaba Halife bir emir verse kim bilir neler olurdu?? Bir araştır bakalım Türkiye İş Bankası hangi parayla kuruldu??


Lozan görüşmeleri özellikle yurtdışında uluslararası ilişkiler okuyan öğrencilere en başarısız diplomatik görüşme olarak gösterilir. Peki neden böyle başarısız olunduğuna gelecek olursak.


Lozan görüşmeleri için kimin gönderileceği kararı alınırken meclis çok karışıktı çünkü meclis İsmet İnönü'nün gitmesine karşı çıkarken, Atatürk ısrarla İnönü'nün gitmesini istiyordu.


Atatürk meclisi ikna ederek İsmet İnönü'nün önderliğinde bir heyeti Lozan görüşmelerine göndermiştir.  Lozan görüşmelerinde heyetimiz o gün konuşulan tüm metni alıyor, Ankara ya gönderiyor Ankara da gerekli talimatları da heyetimize gönderiyordu. Herşey normal gibi görünse de durum farklıydı çünkü Ankara'dan gelen talimatlar heyetimizden önce itilaf devletlerinin eline geçiyordu. Bizim ne adım atacagımızı onlar önceden de öğrendiklerinden, blöflerimizi ve elimizden çıkarmayı göze aldığımız yerleri biliyor ve ona göre maddeleri önümüze sunuyorlardı.


Biz de zararımıza birçok madde olduğu halde ve elle tutulur yararımıza bir kaç maddesinin bile bulunmadığı Lozan'a imza atıyorduk.  Lozan'da heyetimizi temsil eden İsmet İnönü kadar etkili bir kişi varsa o da Haim Naum'dur. BEKO'yu kuran ailedir aynı zamanda.

Tamam Lozan imzalandı da, imzalanması yetmiyor aynı zamanda meclisten de geçmesi gerekiyor. İngiltere
 Lozan'ı meclisten geçirmek için bazı şartlar ortaya koydu. Kapalı kapılar ardındaki o maddelerden bazıları;

1. Hilafet Kaldırılacak
2. Halife sınırdışı edilecek
3. Hilafete karşı tekrar bir istek oluşmaması için hilafet yanlısı yayınlar yasaklanıp, hilafet makamı karalanacaktır

Bunun gibi maddeler vardı ve hepsi uygulandı. Hilafetin kaldırılmasını halk hiçbir zaman desteklemedi. Zaten halk engel olmasın diye halife ve ailesi alelacele bir gece trene koyularak sınırdışı edildi. Hilafetin kaldırılması yüzünden çıkan en büyük isyan hiç şüphesiz Şeyh Said isyanıydı. Bilinenin aksine Said Nursi "1000 yıldır islamın bayrağını taşıyan bir milleti birbirine düşürmek doğru değildir." diyerek bu isyanı büyük ölçüde azaltmıştır. Zaten İsmet İnönü'de hatıratında bu isyanın hilafet için çıktığını belirtiyor.


“Şeyh Sait, hareket esnasında dini kurtarmak davasını açıktan ortaya atmış bulunuyor. “Hilafet kalkmıştır, din tehlikededir, dini kurtarmak lazımdır.” Davaları bu. Şeyh Sait, isyan hareketini böylece bütün memlekete milli bir hareket olarak değil, dini bir hareket olarak gösteriyor.. Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunmuyor.”

                                                                                                 İsmet İnönü - Hatıralarım


Artık Cumhuriyetimiz kurulmuş ve Hilafetin kaldırılmasıyla da Lozan İngiltere ile ABD meclisinden geçerek devletimiz artık birçok devlet tarafından tanınıyordu. 1 gecede yaklaşık 1000 senedir kullanılan Arap alfabesinin kaldırılmasıyla alimlerin cahil bırakılması, şapka inkilabı yüzünden binlerce kişinin asılması hatta Samsun'un bombalanması gibi birçok olayın gerçekleşmesi tartışılır tabi ama Atatürk ülkeyi bağımsız bir hale getirmeye çalışıyordu. Önceliği ekonomik bağımsızlığını elde etmiş bir devlet oluşturmaktı.


Atatürk dönemi üzerinde geçtiğimiz yazımızda çok durduğumuzdan sadece önemli olaylara göz atıp İnönü dönemine geçecegiz. Atatürk döneminde en çok kafamı kurcalayan 2 olay var. Bunlar Ayasofya'nın müze yapılması ve Dersim Olaylarıdır.



Öncelikle Ayasofya'nın önemine dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği üzere peygamber efendimiz (S.A.V.) bir   hadis-i şerifinde "Kostantiniye, bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır." diye buyurmuştur.


1453 yılında Fatih Sultan Mehmet Kostantiniye yani İstanbul'u fethederek bu şerefe nail olmuş ve bu zaferin bir sembolü olarak Ayasofya'yı camiye çevirmiştir ve her kim bu camiyi ibadete kapatırsa lanetlerinin üzerinde olduğunu söylemiştir.



1935 yılında Ayasofya Atatürk ve Bakanlar Kurulu kararıyla müze olarak kapılarını gelen ziyaretçilere açmıştır. Ancak yine de o karardaki Atatürk'ün imzası üzerindeki tartışmalar sürmekte.


Ayasofya'nın Müze olma kararı



Şöyle bir sorun var ki, Atatürk'ün böyle bir imzası bulunmuyor.



Göründüğü üzere imzalar pek uyuşmuyor. İşin daha da ilginç yanı karar ne resmi gazetede ne de başka hiçbir gazetede yayınlanmıyor. Bu da akıllara acaba imza sahte mi sorusunu getiriyor.



Gelelim bir diğer olay olan Dersim katliamına...


Şimdi yanlış anlaşılma olmasın en başta belirteyim ki dersim olayında devletimizin yaptığı doğrudur ama dozajı çok ama çoook yüksek olmuştur. Kendimizi Atatürk'ün yerine koyduğumuzda yapılması gerekliydi çünkü karakol basılmış, askerleriniz öldürülmüş ve köprünüz yakılmıştır. Devlet otoritesi yok sayılmıştır ve bir müdahale gereklidir buraya kadar tamam.


Olayın büyüklüğüne gelecek olursak, sorun tam olarak burada başlıyor çünkü görüntüler ve belgeler olayın ne kadar içler acısı olduğunu gözler önüne seriyor.


İşte o görüntüler;
 













En büyük etkiyi hava saldırısıyla yapmıştı ordumuz. Peki uçaklarımızın başında kim vardı biliyor muydunuz? Sabiha Gökçen hani Atatürk'ün manevi kızı olan.


Sabiha Gekçen'e bu bombalamayı yaptığı için kimse birşey diyemez çünkü o bir asker olduğundan verilen emirleri sorgulayamaz, uygular. Ama bazı açıklamaları var ki resmen kanım donuyor öğrendiğimde. İşte o sözlerinden yalnızca bir tanesi ;  "Çarpışma meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiç acımak hissi vermiyor"





Dersim'de Atatürk'ün emri yoktur diyenlere de rastladım ama Sabiha Gökçen emri bizzat Atatürk'ten aldığını açıklıyor. İşte Atatürk'ün imzasıyla Dersim harekatı,



Dediğim gibi devlet otoritesi yok sayıldığı için bir operasyon gerekliydi ancak bu kadar büyük ve dozajı yüksek olması gerekmiyordu. Birkaç yüz asi yüzünden 10.000 ile 30.000 insan hayatını kaybetmiş ve binlerce insanımız da yerlerinden sürgün edilmişti.


Atatürk ile İsmet İnönü'nün arası iyiydi ancak son dönemlerde araları biraz kötü olsa da asıl büyük kopma Nyon Konferansında yaşanıyor ve ömrünün sonuna kadar da konuşmuyorlardı. İsmet İnönü Atatürk'ün cenazesine bile katılmıyordu!!


Nyon konferansına dönenin dış işleri bakanı Tevfik Rüştü Aras temsil ediyordu ancak gelişmeleri Atatürk'e bildirmesi gerekiyorken, İnönü'ye de bildiriyor ve Atatürk ile beraber İnönü'den de talimat alıyordu. Bu çok önemli bir olaydı çünkü Atatürk son derece otoriter bir liderdi ve otoritesine bir rakip bile görmek istemiyordu. İnönü Tevfik Rüştü Aras'a talimat vererek Atatürk'ün otoritesini yok sayıyordu, durum böyle olunca Atatürk'ün İnönü'ye bakışı son derece değişiyordu.


Atatürk daha sonra İnönü'yü görevden alarak yerine Celal Bayar'ı getiriyordu. Verilen mesaj belliydi "Benden sonra bu adamı başınıza getirmeyin" Atatürk ile İnönü'nün bu kadar ayrı düşmesinin sebebi ne Nyon Konferansı ne de Hatay meselesi bence çünkü daha büyük bir şeyin olduğunu düşünüyorum.


Daha önceki yazımızda Balfour Deklarasyonunda bahsetmiştik.  






Balfour Deklarasyonuyla İngiltere İsrail devletini kuran aile olan Rothschild ailesine diyor ki "Abi biz gerekli şartları oluşturuyoruz. Siz devlet kurma hazırlıklarına başlayın."



Atatürk ne zaman İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkıyor peki? 1937. Peki bu belge ne zaman yayınlanıyordu 1917. Tam  20 sene sonra Atatürk neden birden bire karşı çıktı diyecek olursanız; siyaset için. Atatürk'ün kafasında bir plan vardı. Tam olarak uyguladı mı bilinmez ama 1937 yılında birşeylerin olduğu kesin.


Mason locaları meselesi ve bir yahudi devletine karşı çıkışıyla tüm okları üzerine çeken Atatürk 1938 yılında öldürülüyor ve yerine "Geçirmeyin" dediği İsmet İnönü liderliğe geçiyordu. Bazı yazarlarımız Atatürk ile İsmet İnönü'nün arasının sadece siyasette açıldığını, bunun özel hayatlarına yansıtmadıklarını savunurlar. O yazarlara sormalı; "İsmet İnönü Atatürk'e olan sevgisinden mi Atatürk'ün resmini paramızdan kaldırıp kendi resmini koymuştur?"






  Paralar için araştırma yaptım ve İkinci dünya savaşı döneminde Hitler paralarımızın olduğu gemiyi batırmış ve İnönü de piyasa etkilenmesin diyerek kendi resminin olduğu paraları basmış. Ha tamam diyelim de niye kendi resmi ki? Zübeyde hanım yada eski Türk liderlerini koy. Ama yok illa kendi resmini koyunca bende şimşekler çakıyor abi kimse kusura bakmasın.

 İnönü'nün Atatürk'e olan ihaneti yalnızca bununla sınırlı kalsa iyi! Devlet dairelerinde bile Atatürk'ün resmini kaldırtmış bu derece kin besliyormuş içinde ben daha ne diyeyim.


Yalnızca Atatürk'e değil ülkemize de büyük zararlar vermiştir. Uğrunda milyonlarca şehid verdiğimiz bağımsızlık mücadelesini bir imza ile boşa çıkarmıştır. Mesela Truman Doktrini ile ülkemize girecek ve çıkacak bir kurşunun hatta ekmeğin bile iznini Sam amcadan alıyorduk. Bu hani tarih kitaplarında bize anlatılan Manda sisteminden bir farkı yoktur. Peki Amerikan manda sisteminden kurtulduk mu diye soracaksanız ben size şu kadarını söyleyeyim; Eğer Amerika derin devleti engellememiş olsa 10 sene öncesinde darbe ile uyanacaktık. Yani Sam amca izin verirse darbe olur vermezse olmaz. Bkz "our boys have done it" ile 12 Eylül darbesinden sonra çocuklarını tebrik ediyorlardı.



  Son  yazımızda eğitim sistemimizdeki çarpıklıktan söz etmiştik  şöyle ki ;


ABD               71.681
Almanya         70.400
Japonya           44.224
İtalya               31.762
Fransa             30.193
S. Arabistan    13.579
Türkiye             7.260…


Bu rakamlar ne?


İlköğretim okullarında okutulan ders kitaplarının içerdiği kelime ve kavram sayısı…


Araştırmayı yapan: Ankara üniversitesi TÖMER Dil Öğretim Merkezi…


İlkokulu bitiren bir Amerikan çocuğu 70 bin kelime öğreniyor…


Aynı yaştaki bir Türk çocuğu ise 7.000 kelime…


 Sonra da bizden neden Steve Jobslar ve Thomas Edisonlar çıkmıyor diye soruluyor. Sen gidip ilkokulda çocukların zekalarını köreltirsen tabi ki çıkmaz. Bunun Atatürk'ün harf inkılabıyla da pek alakası olmayabilir ancak kasıtlı bir uygulama olduğu kesin. İnönü döneminde eğitim alanında pek çok değişiklik olduğu bilinmekte diyerek konunun üstünden geçmiştik.


Şimdi ise İnönü'nün Truman Doktrini ile nasıl ekonomimizi Sam amcanın eline verdiyse 27 Aralık 1947'de de "Fulbright Antlaşması" adı altında da eğitim sistemimizi de Sam amcanın  insiyatifine bıraktı.


Fulbright antlaşmasını anlamak için yalnızca 5. maddeye bakmak bile yeterlidir. İşte o 5. madde;


"Komisyon, dördü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden kurulu olacaktır. Bunlara ek olarak Türkiye'deki ABD diplomatik heyetin başı, (Amerikan Büyükelçisi) komisyonun fahri başkanı olacaktır.

 Komisyonda oyların eşit olması durumunda kesin oyu misyon şefi (Amerikan büyük elçisi) verecektir."

Özetle, bu antlaşmadaki 4 kurul üyemiz formaliteden ibaret gösterilmelik oradaydı. Çünkü 4 kurul üyemiz bir maddeyi red etse ve 4 amerikan kurul üyesi de kabul etse eşitlik ortaya çıkacaktı. Son sözü ise misyon şefi verip maddenin geçmesini sağlayacaktı.

Yani diyorlar ki, biz istediğimiz maddeleri geçirirz ya seve seve ya da öpe öpe....


 İnönü'nün saçma sapan uygulamalarından sıkılan halkımız ise ilk çok partili seçim döneminde ezici bir şekilde Demokrat Partiyi iktidara getiriyordu. Demokrat Parti 408 milletvekili TBMM'ye sokuyor CHP ise 69 milletvekilinde kalmıştı. Demokrat Partinin başında ise Atatürk'ün İsmet İnönü'nü görevden alarak yerine atadığı Celal Bayar vardı.



Celal Bayar Cumhurbaşkanı oluyor ve hükümetin başına da Adnan Menderes'i getiriyordu. Geçtiğimiz yazımızda Adnan Menderes'in milletimiz için yaptığı iyi şeylerden bahsetmiştik. Yine de Menderes'in kötü kararları da yok değil hani.


Mesela, İkinci dünya savaşı sırasında NATO'ya girerek safımızı ABD'den yana kullanıyorduk. Bağımsızlık savaşı sırasında Afrika ülkelerinden değil de sömürge devletlerinden yana tavrımızı ortaya koymuştuk.


Tabi o dönemde halkımıza hizmet son derece yüksek noktalara ulaşmış, karayolları, tüneller ve köprüler gibi birçok hizmet verilmişti. Ne zaman ki, Adnan Menderes ülkemizdeki ABD etkisi azaltmaya çalışmışsa bir darbeyle ülke yönetimi askerlerin eline geçiriliyor, Adnan Menderes de idam edilerek hayata gözlerini yumuyordu. Aslında bu darbe ile gelecekteki yöneticilerimize de mesaj verilerek, eğer ABD karşıtı bir karar alırlarsa sonlarının böyle olacağını söylüyordu Sam amca.



Nurcu Süleyman olarak ortaya çıkan Mason devlet başkanımız Süleyman Demirel'e kadar pek de bir değişiklik olmuyordu.










Süleyman Demirel döneminde çok ilginç gelişmeler oluyordu hem de çoooookkkk...

Süleyman Demirel dönemimde birden bire ülke nüfusu tartışılmaya açılmış, ülkenin bu kadar yoğun bir nüfusu kaldıramayacağı söyleniyor ve 2 çocuk yapılması konusunda telkinlerde bulunuluyordu. Ne hikmetse siyonizmin merkezi olan ABD'de Henry Kissinger bir rapor yayınlıyordu. İsterseniz öncelikle Henry Kissinger'dan bahsedelim.

Henry Kissinger Nelson Rockefeller ile bu köleleri daha nasıl sisteme bağlı tutacaklarını tartışıyorlar






Henry 1923 doğumlu bir yahudi ailesi çocuğudur. Ailesi Nazi zulmünden kaçarak ABD'ye yerleşmiştir. ABD'de normal bir hayat yaşayan Henry Kissinger ne zaman ki Harvard Üniversitesine öğretim üyesi oluyorsa işte o zaman sanki bir sihirli değnek değmiş gibi çok büyük bir yükseliş göstererek ABD Başkanına Ulusal Güvenlik Danışmanlığı yapıyordu. 56. Dışişleri bakanlığında da bulunmuş sonrasında ise arkaplanda çalışmalarına hizmet etmiştir. Eğer birisi ABD'de çalışmalara arkaplanda devam ediyorsa demek ki geçmiş görevlerini başarılı bir şekilde yürütmüştür artık yapan değil düşünen ve emir veren kişiler sınıfına dahil olmuş demektir.


Kamboçya bombalanmasında saldırıyı desteklemesine rağmen  Vietnam'da çözüm arayışlarından dolayı Nobel Barış Ödülüne layık görülmüştür. Bu ödülü "Filistin Kasabı" lakabıyla tanınan Ariel Şaron'un da kazandığını düşünecek olursak bu karar pek şaşırtmıyordu bizi. Henry Kissinger aynı zamanda CFR ve Trilateral Commission gibi birçok şeytani oluşumda da yer almıştır. Son olarak Barack Obama'nın danışmanlığında görmüştük Henry Kissinger'i.


Evet nüfus ve Henry Kissinger ne alaka diyecek olursanız, şöyle ki;

Bizim Henry 1974 yılında National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for U.S. Security and Overseas Interests adında kısaltması  NSSM200 olan bir raporu başkan Gerald Ford'a sunuyordu.


Raporda Amerikan ulusal güvenliği için sorun teşkil edebilecek ülkeler vardı. Bu ülkelerin ne topu tüfeği ne de bilimsel çalışmaları ABD için bir tehdit oluşturuyordu. Ulusal güvenliği tehtid edecek konu nüfusuydu!


Ülkelere bakacak olursak;

Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Endonezya, Tayland, Filipinler, Nijerya, Mısır, Etopya,  Meksika, Kolombiya, Brezilya ve tabi ki TÜRKİYE'de vardı.


Lan vicdansızlar İsmet İnönü sayesinde bu ülkenin  ekonomisini ve eğitim sistemini ele geçirdiniz tamam da daha doğmamış çocuk sizin için ne güvenlik sorunu oluşturuyordu ? İçtiği su mu, yediği ekmek mi yoksa soluduğu hava mı?


Eğer biraz araştırırsanız bu ülkelerin hep sorunlarla boğuştuğunu ve bir türlü kafasını uyuşturucu alkol gibi illetlerden kaldıramadığını bu nedenlerin dışında organ mafyası aracılığıyla da genç nüfusunu kaybettiğini hemen fark edersiniz. Tabi şimdi tüm bu ülkelere değil yalnızca ülkemiz için oynanan oyunlara göz atacağız.

Tabi bu raporu kendi gözleriyle görmek isteyen arkadaşlar olabilir. Linki http://pdf.usaid.gov/pdf_docs/PCAAB500.pdf



Ülkemizdeki politikacıların sözleri tamda Sam amcanın istediği gibi çok çocuk yapmanın zararlı olacağı en fazla 2 çocuğun yapılması şeklindeydi. Ta ki 12 Eylül darbesine kadar. Sanki ülkenin sorunu bitmiş en büyük sorunumuz doğacak bebeklermiş gibi garip bir strateji uygulanıyordu.



12 Eylül darbesi öncesinde bir illuminati kartı çekilmiş ve uygulanmaya konulmuştur.



Barış için öldür





Dediğim gibi bu şeytanilerin çalışma sistemleri hep aynıdır. Böl- Parçala - Yönet

Önce sağcı ve solcu diye ayırdılar. Sonrasında ise solcu gruplara giderek  "eğer engel olmazsanız bu sağcılar emperyalistlerle anlaşarak onların istediği sistemi getirerek halkı ezen faşist sistemi ülkemize getirecek" dediler sonrasında da sağcı gruplara giderek "bakın engel olmazsanız bu solcular komünizmi ülkeye getirerek halkı dinden çıkarmak istiyorlar" diyerek önce oluşturdukları ayrı kutupları sonrasında birbirlerine çarpıştırarak kardeşi kardeşe kırdırıyorlardı.


Sistem aynen kartta yazıldığı gibiydi her iki grup da ülkeyi ve halkı korumak için birbirlerine girmişlerdi. Amaç daha güzel ve yaşanılır bir memleket oluşturmaktı ancak olmadı. Karanlık güçlerin maşaları olmuşlardı.


O karanlık dönemi yaşayan birisinin sözleri herşeyi açıklar vaziyetteydi, "Sokakları, mahalleleri paylaşamadık ama hücreleri paylaştırdılar bizlere, artık biliyoruz: bizi sokakta kavga ettiren ve hücrelerde birlikte yatıranlar, aynı kişilerdi."


12 eylül darbesiyle beraber ilginç olaylar yaşanıyordu. Onlardan birisi de nüfus kontrolü için kanunlar düzenleniyordu. Peki birden bire mi oldu diyecekseniz tabi ki hayır.


Sam amca ülke yönetimini ele alan "Our boys" diye hitap ettiklerini çocuklarını tebrik etmek için David Rockefeller'i de ülkemize gönderiyordu. Tabi eli boş gelmek yakışmazdı David amcaya, yanında nüfus kontrolü için aşılar, haplar ve nüfus planlaması için belgeleri de getiriyordu. Hatta ilk aşı olanlardan biri de Kenan Evren'di.



En büyük tartışmalar kürtaj üzerine yoğunlaşıyordu.  Utkan Kocatürk  "Avrupa’da kızlar sabah kahvaltısından sonra evden çıkmadan önce mutlaka korunma hapı alırlar. O ülkelerde kızlık zarının kıymeti de çok azdır. Oysa bizde toplum değerleri çok farklıdır. Kürtajın kayıtsız şartsız serbest bırakılması toplumda yeni problemler yaratabilir. Kürtaj kadının tabii hakkı sayılamaz. Neslin devam hakkı sadece kadına ait değildir.” diyerek tartışmayı başlatıyordu  ve bazı erkek üyeler de "Kürtaj kadın hakkıdır" diyerek tartışmaya katılıyorlardı.


Tartışmalar sürerken yasa geçiyordu. Belge arayışında imdadıma Milliyet'in arşivi yetişiyordu. Gerçekten arşiv konusunda çok başarılılar.






16 ilde 23 kürtaj kliniği açılarak nüfus planlama çalışmaları tüm hızıyla devam ediliyordu








  Medyanın yaptığı telkinler yetmiyormuş gibi devlet adamlarımız da halka çocuk doğurmaması konusunda telkinde bulunuyordu. Onlardan birisi de dönemin sağlık bakanı Mehmet Aydın'dı, Meksika'daki Uluslararası Nüfus Planlaması konferansında David Rockefeller'in duygu yüklü konuşmasından çok etkilenmiş olacaktı ki yurda döner dönmez çocuk yapmanın zararından yakınıyordu.








Telkinler sonucu zihin kontrolü çok büyük bir başarıya ulaşmış anne karnında daha henüz ne için bile öldürüldüklerini bilmeyen en az 1 milyon çocuk katlediliyordu. Dünyadaki birçok ülkenin bile nüfusundan fazla çocuğumuzu sadece devlet büyüklerimizin bir bildikleri vardır diyerek en kutsal hakları olan yaşama haklarını ellerinden alıyorduk.








 Şimdi bana hümanistsin diyenler olabilir. Bana hümanistsin diyenlere sormalı eğer sırf dünyayı yöneten şeytani güçler kontrollerini daha rahat sağlasınlar diye öldürülen 1 milyon çocuktan biri siz olsaydınız bu olaya nasıl yaklaşırdınız. Neyse biz devam edelim..


Darbe sonrası normal yönetime geçişte ülkemizin başına belki de en aktif Cumhurbaşkanı geçiyordu. Merhum Turgut Özal.


Evet Turgut Özal'ın CFR ile ilişkisi vardı ve birçok anlaşmaya imza atmıştı ancak bu anlaşmların neredeyse hepsi İsmet İnönü'nün harika uygulamalarından bizi kurtarmak içindi. Turgut Özal baba Bush ile yakın dosttu ve körfez savaşı döneminde Sam amcanın tarafını tutuyordu.


Ülke Adnan Menderes döneminden sonra tekrar nefes alıyordu. Hani şu bir kısım aydınlarımız tarafından beğenilmeyen anlaşmalarıyla ülkemize birçok ürün ABD'nin izni olmadan giriş yapabiliyordu. Tamamen özgür olamasak da yinede 4 duvardan çıkmış yalnızca elimizde kelepçeyle sınırlı da olsa özgürce hareket edip yabancı yatırımcıların girmesiyle yaşam kalitemiz yükseliyordu.


Yanlış anlaşılmasın ben yabancı yatırımcıların ülkemize yatırım yapmasını hiç istemem ama yerli yatırımcılarımızın da neler yaptığı ortada. 2013 yılındayız hala yerli aracın tartışması sürüyor. Eğer biraz araştırırsanız Turgut Özal döneminden önce bizim yerli üreticilerimizin hep bozuk mallar satıp halkımızı sömürdüğünü de hemen fark edersiniz.


Turgut Özal ülkenin daha fazla refah düzeyine kavuşması için öncelikle daha büyümemiş bir yılan olan PKK'nın kafasını ezip sonrasında da Avrupa Birliği gibi önce bir Türk sonrasında da İslam birliği kurma planını uygulamaya koymuştur.


 Öncelikle dünyanın pek bilinmeyen ama gelecek vaat eden ülkerine geziler yapıyor ve yanında en az 1 türk iş adamını da o ülkenin lideriyle tanıştırıp, yatırımda kolaylıklar gösterilmesini sağlıyordu. Bu ülkelerin çoğu da yeni yıkılan Sovyet toprakları içinde yer alan Türk devletleriydi.



Özal'ın ölümüne sebep olacak olaysa Musul ve Kerkük'ün tekrar sınırlarımız içinde yer almasını sağlamak için çok büyük çabalar harcıyordu. Tüm yaptıkları mantıklıdır diyemiyorum çünkü terörün arkasındaki isimlerden birisi olan Barzani'yi ülkemize davet etmiş çok iyi ağırlamış ve bunlar da yetmezmiş gibi ona kırmızı pasaport vermiştir. Bugün aynı hatayı Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan da yapmakta. Geçtiğimiz günlerde hatırlayacak olursanız kürt görünümlü bir kripto yahudi olan Barzani AK Parti kurultayına çağrılmış ve konuşmuştu.


Kanlı 93 senesine giriyorduk. Sanki bir kara el faaliyete geçmiş ne kadar devlete ve millete yararlı bir insan varsa hepsini ortadan kaldırıyordu. 93 senesinde darbe yapılıyordu ancak normal bir darbe değildi nokta atışı ile devletin kilit noktaları ele geçiriliyordu. İşte o 93 senesi;


Resimde gördüğünüz tüm olayları hep aynı ekip gerçekleştirdi. 





93 Senesi gazeteci yazar Uğur Mumcu'nun ölümüyle başlıyordu. 24 Ocak 1993 sabahı kötü bir güne başlanılıyordu, tüm televizyon ve radyolar Uğur Mumcu'nun arabasına bindiğinde patlayan bir bomba ile öldürüldüğünü söylüyordu. Daha sonra olay "dinci" kesime mal edilecekti. Heee babam heeee dinciler öldürdü.


Zaten Uğur Mumcu son yazılarında dincilerden bahsediyordu değil mi? Şimdi Uğur Mumcu'nun öldürülmeden önceki son yazılarına bir göz atalım da bu dincileri ne kızdırmıştır öğrenelim. Rahmetlinin son 350 yazısından yaklaşık 120 tanesi PKK ile ilgiliydi. Yalnızca PKK ile de değil aynı zamanda PKK'nın MİT ve MOSSAD ile olan ilişkisine de odaklanmıştı. Zaten sadece MOSSAD ile Barzani ilişkisini ele alan yazısını bile okusanız neden öldürüldüğünü sığır değilseniz anlarsınız. İşte o yazısı   Peki neden dinciler öldürdü diye gösterildiğine gelecek olursak, ileride de bunun için bir plan vardı ve bu plana zihinleri hazırlamak için böyle söylendi.


İşte o yazının bir kısmı ;
"Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki MOSSAD - Barzani ilişkisidir. MOSSAD, İsrail 'in gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?

Barzani 'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD - Barzani ilişkileri bilinmiyordu.
MOSSAD' ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney'de yayınlanan "Israel 's Secret Wars-A History of Israel's Intelligence Services" adli kitapta sergileniyor. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington'daki Brooking Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış. Kitapta MOSSAD - Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.
 Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor."

Yazısının tamamı => http://www.odatv.com/n.php?n=ugur-mumcu-bu-yazi-yuzunden-mi-olduruldu-2401101200


17 Şubat 1993 TSK'nın belki de en önemli komutanlarından Eşref Bitlis de kanlı 93 senesinde karanlık eller tarafından Şehid ediliyordu. Ben Eşref Bitlis'i Kazım Karabekir'e benzetiyorum. Eşref Bitlis terör sorununda Özal ile birlikte hareket ediyordu. Teröristlere göz açtırmayan, aynı zamanda da bu sorunun sadece silahla çözülemeyeceğini söyleyen ve  Barzani ve Talabani ile görüşerek çözüm arayışında olan büyük komutandır. Büyük komutan Eşref Bitlis'in hafızalara kazınan ve ölümüne sebep olan sözü ise "İncirlik'ten kalkan ABD (yani Sam amcanın) uçakları dağdaki teröriste yardım torbası atıyor"


17 Nisan 1993 Cumhurbaşkanımız Turgut Özal öldürülüyordu. Ölümü çok kritik bir zamanda oluyordu sanki bir güç biraz daha devam ederse iş kontrolümüzden çıkacak der gibi dananın kuyruğu kopacak iken büyük operasyonu durduruyordu. Bir yandan Türk - İslam Birliği kuruluyor bir yandan Terör konusu çözüme kavuşturuluyordu bir yandan da Sam amcanın üzerimizdeki etkisi azaltılıyordu.


Turgut Özal'ın da öldürülmesiyle statükocu Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığına, Tansu Çiller de Başbakanlık koltuğuna oturuyordu.



24 Mayıs 1993'de  33 er ölüme gönderiliyordu. Tam bu sefer olacak terör bitecek derken daha yeni tezkeresini almış 33 erimiz yolun tehlikeli olduğu istihbaratı gelmiş olmasına rağmen yanlarına hiçbir koruma alınmadan resmen teröristlerin kucaklarına gönderiliyordu. Tam genel affın ve PKK'nın silah bırakması konusunda anlaşmaya varılacak iken Abdullah Öcalan şerefsizinden izinsiz olarak bir eylem gerçekleştirilerek 33 erimiz kafalarına sıkılarak öldürülüyordu. Tam terör bitecek derken hevesimiz kursağımızda kalıyordu ve 33 evladın acısı hala yüreğimizdeki yerini koruyor.



2 Temmuz 1993 Sivas'da Madımak Otelinde 37 vatandaşımız ya yanarak yada zehirlenerek canlarını kaybetmişlerdi. Bu olayı tertipleyenler de hiç şüphesiz Eşref Bitlis ve Turgut Özal'ı öldürenlerden başkası değildi. Kılıf ise çok iyi bulundu hemen "dinci"  bir grubu sahaya sürerek bu işi dindarlar yaptıya getirilecek hem de 28 şubat için zihinlerde dindarlar böyle insan yakıyor etkisi yaratmaya çalışılmıştı. Başarılı oldular da tabi bunda medyanın etkisini de unutmamak gerekir. Ne yani şimdi birkaç şerefsiz çıksa cami yaksa sonrada Atatürk tişörtleri giyip "Türkiye Laiktir, Laik Kalacak" deseler tüm Atatürkçüleri din düşmanı görmek ne kadar doğru olur? Eee durum böyle iken birkaç itin kopuğun yüzünden tüm dindar insanları, insan yakan gözünü kan bürümüş görmek doğru mu? Ama hala böyle görmek ve göstermek isteyenler de var.



 5 Temmuz 1993 Başbağlar katliamı. Erzincan Kemaliye'de bir camiye baskın yapan PKK itleri önce cami cemaatini dışarı çıkarıyor sonrasında örgüt propagandası yapıp cemaati kurşuna diziyordu. Daha sonra köyü ateşe vererek ölü sayısını 33'e çıkarıyorlardı. İşin daha ilginci ise yakalanan 20 kişiden sadece 2 kişi ceza alıyordu.



22 Ekim 1993 Tuğgeneral Bahtiyar Aydın operasyona gittiği Lice'de sahte bir çatışmada suikast sonucu öldürülüyordu ve bu olayı da PKK üstlenmedi. Bahtiyar Aydın da Eşref Bitlis ve Turgut Özal gibi terörün sadece silahla bitmeyeceğini savunanlardan biriydi. Yanlış anlaşılmasın bu adamlar silah olmasın demiyordu, silah olacaktı ancak sadece silahla olmayacaktır görüşünü savunurlar ve ben de onlarla aynı görüşteyim "silah şart ama tek araç değil"



4 Kasım 1993 Cem Ersever öldürülüyordu. JİTEM'in kurucusu olan Ahmet Cem Ersever, Eşref Bitlis'in ölümünden tam 1 ay sonra 17 Mart'ta görevinden yakın arkadaşları ile beraber istifa ediyordu. Cem Ersever Eşref Bitlis'in ordudaki kulağıydı ve en sıcak gelişmeleri Eşref Bitlis'e ileterek olabilecek kötü olayları engellemesini sağlıyordu. Son zamanlarında Cem Ersever'in terörün bitmesini istemeyen çeteleri araştırdığı da bilinmekte. Silahların susmasını isteyen kaç kişi varsa öldürülüyordu. Silah tüccarlarının ne kadar kazandıklarını bir duysanız aklınız durur, silahların susmasını tabi ki istemezler.


1993 senesinde bir darbe yapılıyordu. Darbe dendiğinde hemen aklınıza tank falan gelmesin. Bir ülkenin hem Cumhurbaşkanı, hem başbakanı, hem Genelkurmay başkanı hem istihbarat başkanı değişiyordu hem de kanlı bir şekilde oluyordu. Bu darbe değil de nedir yani?


Gelecek yazımızdan bir belge ile yazımızı bitirelim.

Masonik Fransız Yüce Konseyi tarafından gönderilen emirler







Gelecek yazımızı da bir yada iki haftaya kadar yayınlayacağız İnşa'Allah


To be continued....




24 Ağustos 2012 Cuma

Ülkemiz Üzerinde Oynanan Oyunlar ve Dinler Arası Diyalog Tehlikesi Volume I


Merhaba arkadaşlar. Bu yazımızda Osmanlı Devleti'nin son, Cumhuriyetimizin ilk yıllarını ve imani noktada çok büyük bir oyuna parmak basıp, yeni dünya düzeninin kabul edilmesi için planlanan son oyunu elimizden geldiğince sizlere anlatmaya çalışacağız..


Yazımızın başlığından da anlaşılacağı gibi dinler arası diyalog adı altında dönen dolapları artık dilimiz döndüğünce size aktarmaya ve uyarmaya çalışacağız.


Birinci dünya savaşı yıllarına geri dönüyoruz ve Çanakkale Savaşı ile ilgili bir çok olay duymuşuzdur. İşte o  tarih kitaplarında bile yer almayan garip olaylardan birisi  ülkemiz üzerinde oynanan büyük oyunların stratejisinin değişmesine neden olmuştur. Bu olay  Norfolk Alayı ve başlarına gelen olay, o garip olayların en büyüğüdür. Bu birlik bir bulut tarafından öldürülüyor ve birçoğunun cesedine ulaşılamıyordu. Savaşta yaklaşık 7000 İngiliz askerinin ne cesedine ne de bir parçasına rastlanılıyordu. BBC devlet televizyonu "All The King's Man" (Kralın Bütün Adamları) diye bir film çekmesi ve bu filmde Sandringham taburunun hikayesini anlatıyor olması ve Sandringham taburunun Norfolk Alayında yer alması ise düşündürücüdür. Çanakkale'de savaşa metafizik bir gücün karıştığını anlayan ingilizler, izleyecekleri politikayı değiştiriyorlardı. Amaç aynıydı tabii.

Bu bulut olayını araştırırken Kur'an-ı Kerim'deki bir ayet dikkatimi çekti. Bakara Suresi - 210. Ayet,

"Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi beklerler? Halbuki iş bitirilmiştir. (Allah nizamı artık değişmez.) Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür."

Allah'ın bu ayette buluttan oluşan gölgeler içerisindeki meleklerden bahsediyor olması ve  Komutan Hamilton'un İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e çektiği telgrafta bir bulutun gelip Norfolk Alayını götürmesinden bahsediyor olması manidar.

Şimdi bu bulut olayı için hurafe diyenler olacaktır tabi. Hurafe yada değil ama bu siyonistlerinin politikasını değiştirecek bir şeyler olmuş sonuçta. Hurafedir diyen de dinden çıkmaz. Yanlış anlaşılmasın, ben savaşta askerlerimiz ve komutanlarımız hiç savaşmadı, biz savaşı yalnızca meleklerle kazandık demiyorum. Kahraman ecdadımız kanının son damlasına kadar düşmanla çarpışmış, öleceğini bile bile emirleri uygulamışlardır. Allah hepsinin mekanını cennet eylesin.

Norfalk Alayının komutanı Hamilton'un Çanakkale Savaşı ile ilgili sözleri ise "Çanakkale geçilmez. Çünkü Türklerin atacak barutu bile yoktu. Biz orada gökten inen güçleri gördük."

Churchill İngiltere'ye döndüğünde ve başarısızlığın nedeni sorulduğunda ise kızgın bir şekilde "Biz orada Türklerle savaşmadık, Tanrıyla savaştık. Doğal olarak yenildik." Bu sözlerinden sonra konuşmasına devam eden Churchill  büyük havuzun içine birkaç balık attırır ve balıkların yakalanmasını emreder. Balıkların yakalanması mümkün değildi. Bunun üzerine Churchill, "İşte balıkları yakalayamadınız. Çünkü balık suda iken yakalanamaz. Sudaki balıklar Türklerdir, su da onların dini. Türkleri dinlerinden uzaklaştıramadıkça onları yenemeyiz." der ve eline bir kova alarak, havuzun suyunu dışarı boşaltır ve ekler "Biz Türkleri suda yakalamaya çalışarak hata yaptık ama ben onları suda yakalamaya çalışmayacağım. Her gün bir kova suyu bu havuzdan alacağım, nitekim su bittiğinde ise Türkler ölecektir."



Churchill de bir masondu

  Churchill devletine yanlış bir strateji izlediğini belirterek 1880 yılında İngiliz Başbakanı Gladstone'un Lordlar kamarasında ortaya attığı teorinin izlenmesi gerektiğini söylemiştir. Peki Gladstone'un sözleri neydi?


“-Şu elimdeki kitabı görüyor musunuz?  Bu, Müslümanların kitabı Kur’an’dır. Bu kitabı Müslümanların elinden, dilinden ve gönlünden almadıkça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp etmeli, Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız. Veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”


Churchill o dönemde Siyonizmin dünyadaki merkezi konumunda bulunan İngiltere'yi ikna ederek, müslümanları ve özellikle de Türkleri Kur'an'dan soğutma stratejisini izlemesini sağlamıştı.
İngiltere 1920 yılına kadar Siyonizmin merkezi  ve dünya hakimiyetini elinde bulunduruyordu ancak 1.Dünya savaşı sonunda Amerika Birleşik Devletleri verdiği kararlarla dünyada tek otorite olduğunu belirterek Siyonizmin merkezi oluyor ve dünya hakimiyetini eline alıyordu. Dünya hakimiyetinin kimin elinde olduğunu merak ediyorsanız uluslararası para biriminin hangi ülkeye ait olduğuna bakmanız yeterlidir.

Dünyayı yöneten Siyonist oluşum kararını vermişti. Türkiye'nin dini ile tüm bağlantısı koparılacaktı. İlk adım Lozan ile atılmıştı. Lozan antlaşmasını kısaca özetlemek gerekirse, bir kısım çevreler tarafından "zafer" olarak gösterilen bu antlaşma günümüzde yaşadığımız tüm sorunların temelidir. Barzani ve tayfası tarafından kurulması hedeflenen kürdistan devleti veya Kıçı kırık yunanlarla yaşadığımız adalar sorunu veyahut kıbrıs meselesinin temelinde hep bu antlaşma vardır.

Lozan çok iyi bir antlaşma olsaydı ek 17 maddesi gizlenmezdi. Bilinen maddi kayıplarına değinecek olursak,

12 ada İtalyanlar’a İmroz Bozcaada ve Tavşanlı adaları dışındaki bütün Ege adaları Yunanistan’a 1571’den beri Türklere ait olan Kıbrıs İngiltere’ye verildi.


1920-1922 arasında Yunanistan’a karşı verilen İstiklal Harbi’nin galibi olarak Yunanistan’dan tek kuruş savaş tazminatı alınamadı


Belki de bugünkü en büyük sorunumuz olan terör meselesinin hiç olmayacağı Misak-ı Mili sınırları içindeki Musul-Kerkük ve Süleymaniye İngilizler’e Hatay Fransızlara bırakılması.

Lozan Antlaşması sonunda gazeteciler Lord Curzon'a "Arap ülkeleri işgal altındayken Türklere neden bağımsızlık verildi?" soruna  Lord Curzon'un cevabı,

"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz ki bu hilafet ve İslam'dır"

Bu açıklamadan sonra Lord Curzon'un sözleri pek anlaşılmamıştır ancak sonrasında alınan kararlar Lord Curzon'un ne kadar haklı olduğunu kanıtlar nitelikteydi.


   Hilafet'in kaldırılışı


Günümüzde İslam aleminin neredeyse hepsi Atatürk'e söver. Bunun sebebi ise hilafetin kaldırılmasıdır çünkü hilafetin kaldırılmasıyla islam alemi başsız kalmıştır. Ancak hilafetin kaldırılmasıyla Atatürk'ün pek bir alakası yoktur. Hilafetin kaldırılmasında 2 ana aktör vardır. Bunlar İsmet İnönü ve Hahambaşı Haim Naum'dur.

Belgesiz konuşmayız. Kanıt isteyen arkadaşlar Dr. Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" eserine bakabilir. Lozan görüşmelerine katılanlardan olan Dr. Rıza Nur, "Hayat ve Hatıratım" adlı eserinde onların müdahalelerinden şöyle söz ediyor:


  "Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Naum (Haim Naum) bizim otelde (Lozan görüşmeleri esnasında kaldıkları otelde) görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet'le (İsmet İnönü'yle) görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet'e yanaşmış. Yaman yahudi!.. Artık İsmet'ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor (yemek zamanını bildiği için tam o vakitte asansörün yanında bekliyor). Derhal İsmet'in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet'i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İsmet'le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: "İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır" diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün yahudi sırnaşıklığı (yapışkanlığı) ile yanaştı. İsmet'in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor (görüşme heyetini, bu heyet için tahsis edilen parayı adeta kendi çiftliği gibi kullanıyor). Ne diye kandırdı bilmem, bu sadedil (saf, kolay aldanabilen) İsmet, Yahudinin dolabına girdi. Derken hahambaşını soframıza da aldı. Bu vakte kadar sesimi çıkarmamıştım.

  İsmet'e dedim ki: "Bu yahudi de başımıza nereden çıktı? Senin böyle bir yahudi ile laubali görüşmen haysiyetini ve Türk milletinin, heyetinin haysiyetini kırar. Bu kadar yüz verme! Hiç olmazsa herkesin içinde yüz verme!" Bana kızdı.


   Herif derken azdıkça azdı. Heyetten şuna buna herkesin içinde kumanda ediyor. Benim önüme geçip önümde yürüyor. İhtimal İsmet benim sözlerimi ona söyledi. Fakat ben durur muyum? Zaten yahudileri hiç sevmem. Hahama önüme geçtiği vakit hakaret ettim ve kolundan tutup arkama çektim. "Bir daha burada yürü!" dedim....


 İsmet'e tekrar dedim: "Bu bir yahudidir. Yahudiler çok adi şeylerdir. Bunun kim bilir ne fena işleri vardır? Bundan bir hayır bekleme! Onun tanıdığı muhit yahudi sarraf alemidir...

 Hahambaşı İsmet'e bütün İngiliz ve Fransız ricalini tanıdığını, hepsi ahbabı olduğunu, işleri istediği gibi yaptıracağını söylüyormuş. Tabii İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerine de İsmet'in avucunda olduğunu söylüyordu... Lozan muhitinde dolaşıyor, herkese: "İsmet teklifsiz ahbabımdır, sözümden dışarı çıkmaz" diyormuş.." (21)

Lozan görüşmelerine katılan Türk heyetinin başında İsmet Paşa (sonraki adıyla İsmet İnönü) bulunuyordu. Bu heyetin içinde yer alan Dr. Rıza Nur'un hatıralarında geçen ve yukarıda verdiğimiz ifadeler yahudilerin cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ne gibi lobi faaliyetleri yürüttüklerini, ne tür dolaplar çevirdiklerini anlamak için çok önemli ipuçları içermektedir. Onlar Lozan görüşmeleri esnasında çevirdikleri bu dolapları sonraki dönemlerde de çevirmekten geri kalmamışlardır. Bu dolapları çevirirken de özellikle kendilerinin zamanın güçlü devletlerinin yöneticileriyle olan irtibatlarını, bağlarını kullanıyorlardı.


Hahambaşı Haim Naum'un Lozan görüşmeleri esnasında yürüttüğü lobi faaliyetleri bu kadardan ibaret değildi. İngilizlerin dayatmalarının Türk heyetine kabul ettirilmesinde onun önemli rolü olduğu çeşitli tarihi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşılıyor. Bunun da ötesinde hilafetin kaldırılması Türk tarafına Lozan görüşmeleri esnasında kabul ettirilmişti ve bunda da Haim Naum'un önemli rolü olmuştu. Şimdi bu konudaki bilgileri gözden geçirelim:


Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye'de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay'ın belirttiğine göre hahambaşı Haim Naum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuyla ilgili olarak Feridun Kandemir'e şunları söylemişti: "İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan'da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Yahudi Hahambaşı Haim Naum Efendi'nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip, derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu." (22)


İsmet İnönü'nün Lozan görüşmelerinde sarhoş olduğunu belirten bazı kaynaklarda var ki bu durumun ne kadar vahim olduğunun bir diğer göstergesi. John Grew "bir amerikan elçisinin hâtıraları" adlı kitabında böyle bir olaydan bahsediyor.

Hilafetin kaldırılmasıyla çok büyük bir adım atan Siyonistler planlarına tam hızıyla devam ediyorlardı ancak planlarını kendileri uygularsa halkın tepkisini çeker ve geri teperdi bunun içinse içeriden birisini kullanacaklardı. İlk akla gelen isim Atatürk'tü. Evet Atatürk pek dindar bir insan değildi şimdi doğruya doğru konuşalım. Yok Peygamber Efendimizin kabrini yıktırmaktan kurtarmış falan diyorsunuz iyi hoş da o telgrafın yollandığı tarihte öyle bir devlet yok. Yanımızda anlatıyorsunuz, sosyal medyada paylaşıyorsunuz sesimizi çıkarmıyoruz ancak yurtdışında falan anlatmaya kalkmayın rezil olursunuz sonra da Atatürk'ün tüm başarılarını hurafe zannederler. Kısaca Peygamber Efendimizin kabrini yıkılmaktan kurtardı hurafesine kısaca bir göz atalım yoksa bana yobaz, Atatürk düşmanı diye küfredeceğinizden adım gibi eminim.


İddia şudur:

"Hz. Muhammed’in mezarını yıkıp, yerini degiştirmek isteyen zamanın Suud kralına Atatürk’ün kendi el yazısı ve imzasıyla çektigi telgraf:

” Suud kralının dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allah’ın sevgili ve özel kulu, elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O mezarın tek taşına dokunursan Kurtuluş Savaşı’nı bırakır ordularımla aşağı inerim.”

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (Cumhurbaşkanlığı Atatürk Özel Arşivi)”

Prof. Nevzat Yalçıntaş'a ait olduğu söylenen yazıda ise  1926 yılında olduğu yazıyor. Hadi 1926 yılını referans alalım;

Öncelikle yazının başında Atatürk'ün kendi el yazısı ile çektiği telgraftan bahsediliyor ama telgraf ile mektup birbirine karıştırılmış sanırım. Çünkü mektup el ile yazılır, telgraf mors alfabesiyle çekilir. Yani yazı baştan ofsayt.

Mustafa kemal Atatürk imzalı (!) telgrafta imza olduğunu bilmiyordum :)  gönderilen telgrafın yılını 1926 olarak alsak bile Mustafa Kemal Paşa 1934 yılında soyadı kanununu çıkarıyordu.  1934 yılında da Atatürk soyadını almıştır.


Yazıda Suudi kralından bahsediliyor ama o tarihte ne suudi devleti ne de suudi kralı vardı. Arabistan hala ingiliz işgali altındaydı. Yazıda bahsi geçen Suudi krallığı 1932 yılında kuruluyor. Bkz Wikipedia

Yazıda "O mezarın tek taşına dokunursan Kurtuluş Savaşı’nı bırakır ordularımla aşağı inerim.” cümlesi geçiyor ancak 1926 yılında kurtuluş savaşı mı vardı? 1923 yılında imzalanan Lozan ile kurtuluş savaşı bitmişti.
Son olarak, Derdinizi anlatacak kadar diplomasi bilginiz varsa hiçbir uluslararası telgraf veya belgede "ordularımla aşağı inerim, ağzını burnunu kırarım" gibi yazışmalar olmaz


Sonuç olarak bu tür yazıları bir araştırın sonra paylaşın. Hadi bu neyse de İngiliz Kralı'nın el öpmesi diye bir resim ortalıkta geziyor ki tam bir felaket. 



İngiliz Kralı Edward'ın Atatürk'ün elini öperken ki çekilen resim
Kraliyet Muhafızları ile birlikte Atatürk'ü ziyarete gelen Kral Edward Atatürk'ün elini öpmeye kalktı

Atatürk : Aman efendim

Kral Edward : Atam valla öpmeden bırakmam. Muck Muck

Sonraki gün gazetelerin başlığı,

 "Evet İngiltere kralı Edward Atatürk'ü görünce eline yapıştı sonra hızını alamayarak ayağına kapanıp bir imzalı fotoğrafını istedi."

  Abi n'oluyor? nerden çıktı bu öpme olayı? Sanki bayram namazı kılınmış ve birbirlerinin bayramını tebrik ediyorlar. Bu el öpme mevzusunun başlangıç noktası  belirsiz ama üzerine güneş batmayan Büyük Britanya'nın devlet başkanı ziyaret ettiği başka bir devlet liderinin elini öpse uluslararası sorun çıkar ve O kralı artık dikkate almazlar. Ya kardeşini yada oğlunu kral kabul ederler. Bu resime inanan ve paylaşan kişi şüphesiz ingilizlerin ne kadar kendini beğenmiş ve burnundan kıl aldırmayan bir millet olduğunu bilmiyordur. Kaldı ki ingilizlerde erkeklerin değil kadınların eli öpülür. Biz ingilizlere elimizi kazandığımız savaşlarla bir çok kez öptürmüşüz, böyle boş boş şeylerle avunmayalım.

Türkiye'ye 1936 yılında ziyarete gelen gerçek kral Edward ben II. Nemrut diyorum


Zaten Atatürk'ün resmini renklendiren Ateş Akkor ve Engin Gökdeniz de "Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanı sıfatıyla İstanbul'a ilk gelişinden 23 gün sonra. Sarayın merdivenlerinden inerken birisi elini öpmeye çalışıyor." diyerek Atatürk'ün elini öpmeye çalışan kişinin sıradan birisi olduğunu söylüyorlar Kral falan değil. Ben size paylaşmayın demiyorum. Hobi olarak yine paylaşın  ama önce bir doğruluğunu araştırın. Biz sesimizi çıkarmıyoruz ama yurtdışında özellikle de ingilizlerin yanında paylaşırsanız, sizi rezil ederler.


Nerede kalmıştık? Evet Atatürk'ün pek dindar bir insan olmadığını söylemiştim. Tabi ki Atatürk'ün dinine olan bağlılığı kimseyi ilgilendirmez. Bu Allah ile Atatürk arasındadır. Atatürk bir şeyh yada evliya da olsa benim Atatürk'e olan duygularımda bir değişme olmaz.

Genelde bana sorulan "Atatürk dinsiz miydi?" sorusuna "Atatürk'ün dine olan bakışı senide beni de ilgilendirmez." diye cevap verirdim ama bu yazıda biraz ucundan Atatürk'ün dine olan bakışına göz atalım. Öncelikle Atatürk'ün çok büyük bir din ilmi olduğundan bahsetmekte yarar var. Öyle ki günümüzde Şeyh yada islam alimi diye geçinen birçok kişiyi çekirdek niyetine yiyecek düzeyde dini bilgisi vardı. Tabi bilmek ayrıdır uygulamak apayrıdır. Atatürk'ün dine karşı bir düşmanlığı yoktu ancak çok büyük bir arap düşmanlığı mevcuttu ve Arap düşmanlığının ucu bazı zamanlarda İslam'a da dayanıyordu. Sebebi ise Filistin Cephesinde başına gelenlerdir. Bunu ben değil Türkiye'de tarih denilince akla gelen en büyük isimlerden Murat Bardakçı ve İlber Oltaylı katıldıkları bir programda birbirlerini destekleyerek açıklıyorlardı. Bkz Youtube




Atatürk'ün inkılaplarında da bunu görmekteyiz. Mesela Harf inkılabıyla Arap harfleri kaldırılmıştır. Harf inkılabının zararı çok büyüktü. Bir gecede tüm alimler cahil oldular. Nasıl cahil oldular diye soracak olursanız, okuma yazma bilmeyen bir adama ne denir?

Şapka ve kıyafet devrimi ile de Arap kıyafeti olan takke ve sarığın giyilmesi yasaklanarak, şapka takılması zorunlu hale getirilmiştir. Ancak sarık peygamber efendimizin bir giysisi olduğundan giyilmesi sünnetti ve bunu bilen halk ise sarığı terk etmeyi istemiyordu. Sırf sarık giyiyor diye binlerce insan asılmıştır ve yalan yanlış bilgilerle de vatan haini ilan edildiler halbuki asılanların çoğu  kurtuluş savaşında vatanı müdafaa eden taraftaydılar. 



Kurtuluş Savaşı Mitinginden bir kare. Görüldüğü üzere neredeyse hepsi sarıklı


Şapka giymedi diye idam edilen birisinin mahkeme kararı


Sarığın ne olduğunu anlamadan yargılamak yanlış olur. Öncelikle Peygamber Efendimizin bir sünnetidir. Diğer bir özelliği ise kefendir yani ben ölürsem kefenim başımdadır, beni kefenime sarıp gömün anlamı da taşımaktadır. Şimdi yanlış anlaşılmasın, ben sarıklılardan hain çıkmadı demiyorum. Çıktı tabi ki hem de ne hainler çıktı ama bu durum, bir kaç çürük elma çıktı diye tüm çiftliği yangına vermeye benzer.

Peki şapka giymeyenin asıldığı dönemde şapka fiyatları ne kadardı. Hiç düşündünüz mü?

Rıfat Börekçi, kuruma gönderdiği genelgede kendi görevlilerinin de şapka almaları gerektiğini, şapka fiyatlarının, memur maaşlarına oranla pahalı olduğu gerekçesiyle memurlarına 50'şer lira "şapka avansı" verileceğini bildirdi. Şapka fiyatları yükseldiği için bu avans 80 liraya çıkarıldı.
Kaynak : Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 051.V41. 8.67.20, (6.11.1926).

Şimdi bu parayı günümüze göre hesap edelim. 1926 yılında ekmeğin fiyatı 16 kuruş ve biz bunu düz hesap olarak 20 kuruş yapalım.

1 lira = 100 kuruş  ve ekmeğin fiyatı 20 kuruş olduğuna göre 1 liraya 5 ekmek alınıyordu.
Şapka avansı 80 lira olduğuna göre şapkanın fiyatı en az 80 lira. Yani o dönemde 1 şapkaya ödenecek parayla 80 x 5 =  400 ekmek alınıyordu.

Günümüze göre uyarlayacak olursak, günümüzde ekmeğin fiyatı 50 kuruş ve o dönemde bir şapkayla 400 ekmek alındığına göre bir şapkanın günümüze göre hesabı 200 TL. Neredeyse bir takım elbise parası.

Ya şapka takacaksın yada öleceksin. Durum böyle olunca herkes şapkaya hücum ediyordu ve şapkanın satışı işi de günümüzde eşarp satarak yolunu bulan bir yahudi olan Vakko'ya ihale edilmişti. Vakko değil 80 lira 500 liraya da satsa millet almak zorundaydı çünkü ucunda ölüm vardı.   Fransa'dan 2 frank'a aldığı şapkaları ülkemizde 120 Frank'a satıyordu. O dönemde işleri o kadar iyiydi ki, kendi hatıratında "sattığımız şapkaların çoğu bayan şapkasıydı ama millet alıyordu. Cumartesi günleri dükkânımızın önünde kuyruk bile oluyordu" demişti.



Benzerlik dikkat çekici






Saltanatın kaldırılması var ki, tam bir İngiliz ve siyonist oyunudur. Lozan'ın kabul edilmesinin en büyük etkenlerinden birisidir.  Takip ettiğim az sayıdaki tarihçilerden birisi olan Mustafa Armağan Saltanatın kaldırılmasının arkasındaki oyunu şöyle açıklıyor,

İngilizler, Fransızlar vs. Lozan'ı onaylamasalardı veya biz kabul etmeseydik Türkiye Devleti nasıl kurulacaktı?
Bunu hiç düşündünüz mü?
Türkiye Cumhuriyeti ortada yoktu, Osmanlıyı da kendi ellerimizle yıkmıştık.
Lozan kabul edilmeseydi Tayvan gibi korsan bir devlet olacaktık.
Bunun içindir ki anlaşmaya mecburduk.
İngilizler bize saltanatı kaldırtmakla bu tuzağı hazırlamışlardı.
Ya kabul edersin ya da korsan devlet olursun!
Anladınız mı saltanatın kaldırılması olayının arkasındaki oyunu ?

Mustafa ARMAĞAN

İttihat ve Terakki, saltanatı kaldırarak ile bu büyük millete büyük bir ihanette bulundular. Şimdi Lozan'ın 58. Maddesine bir göz atalım isterseniz,



58. Maddeden pek bir şey anlayamadığınızı ben de biliyorum. O yüzden günümüz Türkçesi ile tercüme edeyim.

Bir yandan Türkiye ve öte yandan (Yunanistan dışında) öteki Bağıtlı (sözleşmeli) Devletler, bu Devletlerle (tüzem kişileri de kapsamak üzere) uyruklarının, 1 Ağustos 1914 tarihiyle İşbu Andlaşmanın yürürlüğe giriş tarihi arasındaki süre boyunca uğramış oldukları, gerek savaş eylemleri, gerekse zoralım, haciz, dilediği gibi kullanma ve el koyma tedbirlerinden doğan kayıp ve zararlardan dolayı her türlü parasal istemde bulunma hakkında karşılıklı olarak vazgeçerler.

Bununla birlikte, yukarıdaki hüküm, İşbu Andlaşmanın II ncü Bölümünde (Ekonomik hükümleri) öngören hükümlere halel getirmeyecektir.

Türkiye, Almanya ile yapılmış 28 Haziran 1919 tarihli Barış Andlaşmasının 259 ncu Maddesinin birinci fıkrası ve Avusturya ile yapılmış 10 Eylül 1919 tarihli Barış Andlaşması 210 ncu Maddesinin birinci fikrası uyarınca, Almanya ile Avusturya’nın geçirmiş [transfer etmiş] oldukları altın paralar üzerindeki her türlü haktan, (Yunanistan dışında) öteki Bağıtlı (sözleşmeli) Devletler yararına vazgeçer.

Sürüme [tedavüle] çıkarılan birinci tertip Türk kâğıt paralarına ilişkin olarak, gerek 20 Haziran 1331 (3 Temmuz 1915) tarihli sözleşme, gerekse söz konusu kâğıt paraların arkasında yazılı metin uyarınca, Osmanlı Devlet Borcu Meclisine yükletilmiş bütün ödeme yükümleri geçersiz sayılmıştır.

Bunun gibi, Türkiye, Osmanlı Hükümetince İngiltere’ye ısmarlanmış ve İngiliz Hükümetince 1914 de el konmuş olan savaş gemileri için ödenmiş bulunan paranın geri verilmesini İngiliz Hükümetinden ya da İngiliz uyruklarından istememeği kabul eder ve bu yüzden her türlü istemde bulunmaktan vazgeçer.

Bu antlaşmanın özeti,

  Yani Türkiye, Osmanlı hükümetince Ingiltere’ye ısmarlanmış olup, Britanya hükümetince 1914 yılında haksız ve hukuksuz bir şekilde el konulan savaş gemileri için ödenmiş bulunan paranın geri verilmesini, ne Britanya hükümetinden, nede onun uyruklarından istemeyi kabul ve bu konuda her türlü isteklerden vazgeçer.

Eğer yalnızca Büyük Britanya'dan alacaklarımızın peşine düşseydik bu devlet, bu millet bu kadar eziyet çekmezdi. Çünkü Büyük Britanya'dan alacağımız para günümüzün bütçe açığını kapatacak düzeydeydi. Ama ne yapıldı? Saltanat kaldırıldı ve bize de yalnızca koşulları kabul etmek düştü. Bunun tek sorumlusu İttihat ve Terakki partisi ve uzantılarıdır. Tarihimizle ilgili size tek diyeceğim "Okuduğunuz hiçbir şeye inanmayın. Çünkü tarihimizi yazanlar masonlardır."

  Saltanatın kaldırılmasının arkasındaki süreci özetleyecek olursak, 

Theodor Herzl
1897 Yılında Theodor Herzl önderliğine Siyon kongresi yapılır ve para karşılığında Osmanlı Devletinden Filistin'de bir miktar toprak istenmesi kararı çıkar. Herzl'in bu toplantıdan sonraki açıklamasına dikkat!!

"Ben İsrail devletini kurdum ve 50 sene sonra ayağa kalkacaktır. Şimdi nasıl olacağına bakacağız." Theodor Herzl

Evet Theodor Herzl'in dediği doğruydu, dünyayı yöneten şer güçleri için İsrail diye bir devlet vardı. Tek sorun ise bu dünyayı tek bir merkezden yönetecek olan devletin kurulmasını engelleyen güçlerdi.


Theodor Herzl 1897 yılında kurduğu devletin dünya tarafından kabul edilişini göremedi, 1904 yılında geberdi.




İsrail Meclisinden bir görüntü. Netanyahu'nun arkasındaki resme dikkat. Resimdeki kişi Theodor Herzl


İsrail parasında bile görmek mümkün Herzl'i

Siyon kongresinde alınan kararı uygulamak için Rothschild ailesinin temsilcisi vasfıyla İstanbul'a gelen Theodor Herzl, karşısında hiç beklemediği biriyle karşılaşır. Bu kişi Abdulhamit'tir.

”Ecdadımın kanla aldığı toprakları benden parayla geriye almak mı istiyorsun? Bu topraklar kanla alındı, kanla verilir." diyerek huzurundan kovar. Bunun üzerine Theodor Herzl tekrar dünyayı yöneten siyonistlere giderek Abdulhamit Han  hakkındaki raporunu verir. Raporda "Bu padişah bildiğimiz liderlerden değil. Oluşumumuz hakkında birçok şey biliyor. Sorun teşkil ediyor, icabına bakılmalı." Bunun üzerine de Abdulhamit'i tahttan indirme kararı alınır.


Alınan kararı uygulamak için seçilen taşeron, Yahudilerin yoğunluklu yaşadığı Selanik'ten Emanuel Karasso'dan başkası değildi. Tabi Abdulhamit için karalama kampanyalarının da ardı arkası kesilmiyordu. Öyle ki Mehmet Akif Ersoy bile Safahat adlı eserinde Abdulhamit aleyhtarlığı yapıyordu.

31 Mart vakasından önce 21 Temmuz 1905'te Yıldız Camisinde cuma selamlığında çıktıktan sonra arabasına doğru ilerlerken şeyhülislam Abdülhamit'in önünü keserek bir kaç konu hakkında görüşüne başvuruyordu. Tam o sırada çok büyük bir patlama oluyor ve ortalık kan gölüne dönüveriyordu. Bu patlama olayı ermenilere ihale edilmişti ve başarısızlıkla sonuçlandı.


31 Mart vakası için Emanuel Karasso'ya italyan bankalarından 400,000 liralık altın verilmiş ve bu altınları 31 Mart vakası için kullanmıştı. Abdulhamit tahttan indirilmesine sebep olacak olan "Hareket Ordusu" adı altında toplanmış bir kaç bin kişilik ayak takımının kanını döktürmemiştir. Ayaklarına kapanan ve "İzin ver, onları sarayın en küçük birliği ile karşılayıp darmadağın edeyim. Zincire vurup huzuruna getireyim" diyen Tahsin Paşa'ya cevaben, "Hayır. Paşa, ben nefsim için bir damla müslüman kanının akmasına razı değilim" demiştir.


Abdulhamit'e siyonistler tarafından atılan bir çok iftira var. Onlardan bir kaçına göz atalım ve Cumhuriyet tarihinde siyonistlerin nasıl oyunlar oynadıklarına devam edelim.


Kızıl Sultan sözü fransa'da bir tarihçi tarafından "le sultan rouge" olarak ortaya çıkmış sonrasında bizim içimizdeki hainler topluluğu İttihat ve Terakki tarafından Kızıl Sultan olarak kullanılmıştır. Dikkat edin Fransızlar diyorum Ermeniler ile bağlantısı var diyorum. Kafanızda bir şeyler oluşmuştur artık. Doğu Anadolu'da Ermeniler kudurunca, isyanı bastırmak için ordu göndererek isyanı kanlı bastırdığı için bu lakap takılmıştır. Kızıl Sultan diyenlere soruyorum "Öldürmeyecekti de ne yapacaktı? Sizin gibi 30.000 kişinin katilini 7 yıldızlı otel konforunda bir yere mi yerleştirecekti?" Evet, isyanı kanlı bastırdığı için böylesine tepki gösterenlerle Apo'yu idamdan kurtaranların aynı kişiler olması tesadüf olmasa gerek.

Abdulhamit demek, istihbarat için  İngiltere'de Portsmouth ve Drogheda United kulüplerine kurmaktır.  Ayrıntılı bilgi için Oktan Ağabeyimin yazısı 





  Abdulhamit, Japonya'ya 100 küsür yıl öncesinde robot göndererek günümüzün mekatronik  alanında dünyanın 1 numarası olarak kabul edilen  Japonya'nın bu alana yönelmesine ilham kaynağı olmuştur.













Ulu Hakan Abdulhamit tarafından gönderilen Alamet isimli Robotun özelliklerini ise Oktan Keleş Ağabeyim şöyle açıklıyor,

“Semâzen şeklinde, normal bir insan boyuna yakın, saatli bir robot. Kaideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu esnada kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açılıyor ve aynı anda ezan okuyor. Tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kollarını ve eteklerini indiriyor. Robotun tamamı gümüş ve altın kaplamadan yapılmıştı. Robotun arka kısmında kurma yeri mevcuttu ve yedi günde bir kuruluyordu."


Kız çocukları okutulmazdı yalanı da en çok söylenen yalanlardan birisidir. Abdulhamit zamanında kız çocuklarının okuması için Abdullatif Subhi Paşa'ya kız sanat okulu konusunda tereddüt yaşarken tüm desteğiyle arkasında olduğunu söylemiş ve açılmasını sağlamıştır.



Abdulhamit zamanında okutulan kız çocukları
  Abddulhamit demek bilime destek demektir. 1885 yılında Fransız bilim adamı  Pasteur'ün kuduz aşısı üzerine araştırma yaptığını öğrenen Abdulhamit, Pasteur'ü ülkemize davet etmiştir çünkü kendi devleti bile destekte bulunmuyordu Pasteur'e. Ancak Ulu Hakan'ın davetine ihtiyar olduğu gerekçesiyle kibarca olumsuz cevap verir bunun üzerine Pasteur'e bu sefer de "Size 3 kişiyi göndersem eğitebilir misiniz?" teklifinde bulunuyor ve teklifi kabul edilince de yanına Zoeros Paşa, Hüseyin Hüsnü ve Hüseyin Remzi Bey'i çağırtarak Pasteur'e vermeleri üzere Mecidiye Nişanı ve Fransa'da insanların yararına bir aşı hayırnamesi açması için 800 lira para göndermiştir. İşte o parayla Pasteur bir enstitü kurar ve bilim için bir çok adımın atılmasına vesile olur.

Ne hikmetse bizim 90 yıldır bulamadığımız petrol kuyuları 100 yıl önce tespit etmiş. Acaba bizim bir türlü bulamamamızın arkasında Lozan'daki gizli ek 17 madde olabilir mi? 


Masonların Abdulhamit düşmanlığı ise sınır tanımıyor. Zaten Abdulhamit'i kendilerinin indirdiklerini açıkladılar. Link için  http://www.bizkackisiyiz.net/gundem/557.html

Abdulhamit konusunda bu kadar derinmesine girmemin sebebi ise, İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'ın açıklamalarıdır. Açıklaması şöyle,

"Biz yahudiler 20.yüzyılda Orta doğu'da yıkılmaz denen devleti yıkıp 2 tane devlet kurduk.
Onlara öyle güzel sistem inşa ettik ki Türkler bize Filistin'i vermeyen Abdülhamit'e en az 200 sene daha söverler! "

Konuştuğum bir çok siyonist ve mason Orta Doğu'da 2 devlet kurduk bunlar Türkiye ve İsrail'dir diyorlar ve bir çok delil ile sözlerini destekliyorlar. Şimdi cennet ülkemizi İsrail mi kurdu? diye bir başlarsak bitiremeyiz. Biz konumuza geri dönelim.

Emanuel Karasso  görevini başarı ile tamamlayarak Abdülhamit'i tahttan indiriyordu.

Abdülhamit'e tahttan indirildiğini açıklayan heyet ve Abdülhamit

 Abdülhamit'i indirenlerden hiçbirinin Türk olmaması gariptir. Emanuel Karasso (Yahudi), Aram Efendi (Ermeni), Esat Toptani Paşa (Arnavut), Arif Hikmet Paşa (Gürcü).


Abdülhamit Han hatıratlarında der ki: Tahttan uzaklaştırılmam, servetime el konulması ve bir çok eza cefaya uğramam bir yana, bu iki vatan haininin karşıma çıkarak seni tahttan indirdik demeleri beni kahretmiştir.

Abdülhamit Han çok ileri görüşlü bir liderdi. Bir dünya savaşının çıkacağını adı gibi biliyor ve tüm planlarını ona göre yapıyordu ama ne var ki içimizdeki dönme ve hainler yüzünden 30 yıllık tüm birikim yok olmuştu. Abdülhamit Han kendi hatıratında şöyle anlatıyor;


"Kırk yıldır büyük devletlerin birbirleriyle kapışmasını bekledim. Bütün ümidim oydu ve Osmanlının bahtını buna bağlı görürdüm. O beklediğim gün geldi. Heyhat ki ben tahttan uzaklaştırılmış, ülkemi idare edenler de akıldan ve basiretten uzaklaşmışlardı. Kırk yıl beklediğim büyük fırsat, bir daha ele geçmemek üzere Osmanlının elinden çıktı gitti.

Otuz bu kadar yıl tahttan uzaklaşmamak için çalışmışsam, bunun içindi!. Saltanatım günlerinde bazı büyük devletlere tavizler vermişsem, bunun içindi. Donanmayı Halice kapamış, talime dahi çıkarmamışsam bunun içindi. Girid'i İngilizlere kaptırmamak için Yunan muharebesini göze almışsam, bunun içindi.. Velhasıl otuz bu kadar yıl ne yapmışsam, ne etmişsem, doğrusu da yanlışı da yalnız bunun içindi!


Bu sırrı kırk yıl içimde sakladım. Ahfadıma (gelecek kuşaklar) beni tanımaları için anlatacağım. En güvendiğim Sadrazamlarıma bile açmadım. Çünkü sınayarak öğrendim ki, iki kişinin bildiği bir şey sır olmaktan çıkıyor. Oysa, bunun yabancı devletlerce bilinmemesi, duyulmaması gerekliydi. Osmanlılar, ancak böyle bir fırsatı zamanında ve basiretle kullandıkları takdirde' kurtulacaklar, yeniden büyük devlet olacaklardı.


Bu kanaate nereden ve nasıl ulaştığımı anlatabilmekliğim için tahta çıktığım günlerde dünyayı ve memleketi nasıl bulduğumu bilmek lazımdır. Ben bu kanaate o günlerde de ulaşmış değilim; Rus muharebesini (32) kaybettikten ve bu muharebe içinde büyük devletlerin bize bakışlarını yakından gördükten sonra edindim. Tek başına yaşayacak ve direnecek gücümüz yoktu. Bizi parçalamakta birleşmiş düşmanlarımız kendi aralarında parçalanırlarsa ve biz de bu parçalardan birinin vaz geçemiyeceği kuvvet olabilirsek, yeniden dünya için söz sahibi olabilirdik.


Büyük devletler arasındaki rekabetin eninde sonunda onları çatışmaya götüreceği gözler önündeydi. Öyleyse Osmanlı Devleti de böyle bir çatışmaya kadar parçalanma tehlikelerinden uzak yaşamalı ve çatışma günü ağırlığını ortaya koymalıydı, İşte benim 33 yıl süren siyasetimin sırrı..."

Necip Fazıl Kısakürek'in de dediği gibi "Abdülhamit'i anlamak, her şeyi anlamak olacaktır."

Abdülhamit tahttan indirildikten sonra tahta Vahdettin geçiyordu. Masonlar ve işgalciler rahat durmuyor, ortalığı karıştırıyorlardı. Vahdettin veya Vahideddin yada Vahidüddin  ismi zerre miktar umrumda değil ama tek diyebileceğim Osmanlı Devleti'nin en bahtsız padişahıdır. Ülke işgal altındadır ve rahat hareket edemiyordur. Zaten etrafı hainlerle çevrilidir. Kesinlikle vatan haini değildir. Şimdi çok hızlı bir şekilde özet geçerek hain olmadığını delilleri ile anlatmaya çalışacağım.

Ülkesinin düşman işgali altında olmasından ötürü rahat hareket edemeyen Vahdettin, güvenini kazanmış ve vatanını düşman işgalinden kurtarmak için canını tehlikeye atmaya çekinmeyecek birisinin kendisinin yerine orduyu yönetebileceğini düşünerek araştırmaya başlıyordu. Ve aradığı kişiyi bulmuştu. Mustafa Kemal.

Bu karar Fevzi Çakmak ile Vahdettin'in görüşmesinden de bunu görmekteyiz.


"Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım`a,
"Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe."

"Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdettin beni huzuruna kabul etti. Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu`da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu`da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin."

Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:

"Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?" "Haşa Padişahım.
" "Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?" "Haşa Padişahım."
"Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?" "Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir."
"O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."
Hiç düşünmeden cevap verdim:
"Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır."
Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:

"Paşa, Paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun... Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa`yı göreceğim"

Pek bilinmez ama Vahdettin ile Mustafa Kemal Atatürk'ün tanışması 1917 yılındadır.


Mustafa Kemal ile görüşerek bu görevi kabul edip edemeyeceğini sordu ve evet cevabını alınca da yemin ettirdi.



"Padişah'ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda..." falan filan öyle devam ediyor.

Geçen günlerde  bu konu hakkında bir kitapta bu bilgilere de rastlamıştık. Vahdettin'in sırdaşı olan Avni Paşa'nın Hatıralarında bu bilgiler geçiyordu.

 Rauf Orbay anlatıyor: 

“Bu arada Mustafa Kemal, Padişah tarafından sık fasılalarla ve hemen hemen her Cuma selamlığından sonra kabul ediliyor, kararlarımız istikametinde telkinlere devam ediyordu. Vahdettin’in kumandanlar arasında, veliahdlığı günlerinde beraberinde yaptığı Almanya seyahatinin müsbet intibaları sebebiyle de en yakından tanıdığı ve şahsına itimad ettiği Mustafa Kemal’di.”

  Rauf Orbay’ın bahsettiği Cuma selamlıkları, 16 Mayıs’a kadar devam etmiş, 15 Mayıs’ta Vahdettin’le görüşen Mustafa Kemal, ertesi gün de Cumadan sonra yeniden padişah tarafından kabul edilmiş ve görüşme sonrasında da vedalaşıyorlardı.

3 tane şahit var. Fevzi Çakmak, Avni Paşa ve Rauf Orbay.

Neyse 16 Mayıs'ta görüşmeler bitiyor ve Atatürk, Vahdettin'in emri ile Samsun'a gönderiliyordu. Bize tarih kitaplarında hep yıkık dökük bir gemiyle gizlice gittiği yazar ama bu bilgiler tamamen yalandır. İstanbul'da o kadar donanma varken bırak gemiyi, yüzerek bile gitmeye kalksan yakalarlar. Atatürk'ün Vahdettin'in emriyle gittiğinin bir çok delili var. Bunlara bakalım,

Gemidekilerin listesi


Samsuna gidecek gemiye verilen İngiliz Vizesi


Burada ise Atatürk'e vize veren ingiliz yüzbaşının ses kaydı. Kayıtta Vahdettin'den  onay aldıklarını tasdik ediyordu. Ses kaydı 1970 yılına aittir =>  http://www.youtube.com/watch?v=bq9c4NiOlmM

Atatürk Samsun'a inmiş ve rütbesi itibari ile kendinden çok çok üstün  ve Kurtuluş Savaşının liderlerinden olan Cumhuriyetimizin kurucularından Kazım Karabekir ile görüşüyor ve emri altına alıyordu. Şimdi biraz düşünelim, Atatürk rüyasında bile zor görebileceği ve rüyasında görse bile hazır ola duracağı birisini nasıl olur da emri altına alıyordu? Demek ki 15. kolordu komutanından daha büyük bir rütbeye sahip birisinin bir fermanını yanında taşıyordu. O ferman da gönderen kişiye ait olmalıydı.  Peki gönderen kişi kimdi?


Üstelik Atatürk'ün böyle bir düşüncesi de yoktur o dönemde. Atatürk'le olan bağları sayesinde Vahdettin, O'nu Samsun'a göndermeye ikna etmiştir. Atatürk'ten önce Kazım Karabekir 19 Nisan 1919 yılında Trabzon'a giderek milli mücadeleyi başlatıyordu. Vahdettin  milli mücadelenin yalnızca cephedeki zaferle değil, siyasi ve stratejik başarıyla da olacağını bildiğinden Mustafa Kemal'i ikna ederek Samsun'a göndermiştir.

Atatürk'ü Samsun'a gitmeye ikna etmeye çalışılırken, Atatürk'ün o dönemdeki amacını anlamak için Atatürk'ün cephe arkadaşı ve Cumhuriyetimizin kurucularından Kazım Karabekir'in yazısına bir bakalım,


"Evvela, şunu belirtelim ki , veliahdlığı zamanında beri tanıdığı M.Kemal Paşa’ya itimad etmek ve işgal kuvvetlerini aldatıp, gözlerini boyayacak sun’i bir memuriyet ihdas eylemek suretiyle onu Anadolu’ya bizzat Sultan Vahideddin göndermiştir. Üstelik M.Kemal Paşa bu sırada Anadolu’ya gitmeyi değil, kabineye girmeyi düşünüyor ve bunun için çalışıyordu"
                                                                 (Kazım Karabekir - İstiklal Harbimiz - İstanbul 1960, Sayfa 18)

 11 Nisan'da Vahdettin İstanbul Meclisini kapatıyor ve 23 Nisan'da ise Ankara Meclisi kuruluyordu, resmen birbirlerinin yapacaklarını biliyorlardı. Eğer Vahdettin İstanbul Meclisini kapatmasa Ankara Meclisi korsan bir meclis olarak kabul edilecekti. Danışıklı dövüş gibi her şey planlı bir şekilde uygulanmıştı. Vahdettin'in ingilizlerle iyi geçinmesinin sebebi ise siyasettir. Ne yani "Ben Mustafa Kemal diye ileri görüşlü birini görevlendirdim. Anadolu'da mücadeleyi yönetecek." diye bir beyanda bulunmasını mı bekliyordunuz? Bunu anlayamayan adamlara değil mahalle muhtarlığını, age of ve empire total war gibi oyunlarda ülke bile teslim edilmez.

Atatürk'ün Vahdettin'e yazdığı mektup var. Eğer Vahdettin hain olsaydı Atatürk öyle över miydi? Mektubu günümüz türkçesi ile okumak için Tıklayın. 



İşte o sözü edilen mektup




Atatürk'ün idam kararı Vahdettin tarafından değil, damat ferit paşa tarafından çıkarılan idam fermanının altına "yakalandığında yeniden yargılanması" şartını koyarak imza atmış ve sonrasında idam fermanını iptal etmiştir.


"Vahdettin İngilizlerle antlaşma yapmış da o yüzden vatan hainiymiş." Peynir gemisi lafla yürümez canım kardeşim! Eğer bir iddian varsa belgeleriyle ortaya koy yoksa da sus. Milletimizin en sevmediğim yanı, böyle asılsız iddialara itibar etmesidir. Ne İngilizlerin devlet arşivinde ne de bizim arşivimizde böyle bir belge bulunmamakta.

Vahdettin Milli Mücadeleyi destekleseydi gönderilmezdi diyenler, Atatürk'ün silah arkadaşı Şahzade Osman Fuad Efendi ve Fehime Sultan neden gönderildi diye sormazlar mı adama?

Mesele destek veya köstek meselesi değil. Mesele bu ülkede yaşayan insanların aklına tekrar Osmanlı'nın gelmemesidir. Maazallah sonra tekrar geniş düşünmeye başlarlar ve büyük israil projesi önünde engeller oluşur.

Vahdettin kaçmamıştır, gitmek zorunda bırakılmıştır. Zaten 1 Kasım 1922 yılında saltanat kaldırılıyor. İstanbul ise düşman işgali altındadır. Yani halifelikten başka bir vasfı yok. Lozan'da da Hilafet'in kaldırılacağının sözünün verildiğini duyan bir Halife neden dursun ki?  Zaten amaç idam etmek.

16 Kasım günü, yani saltanatın kaldırılışından 15 gün sonra, TBMM’de Vahdeddin’i vatan haini olarak kabul eden “Hıyanet-i Vataniye kanunu” kabul edilir. Yani yakalanırsa öldürülecekti.

17 Kasımda Vahdettin bir İngiliz zırhlısı ile ülkeyi terk ediyordu. Şimdi diyeceksiniz ki, ee İngilizlerle işbirliği yapmadı diyorsun ama bir ingiliz zırhlısı ile ayrıldığını söylüyorsun. Yok mu bir gariplik?

Ben de diyorum ki, evet doğru. Bir ingiliz zırhlısı ile ayrıldı ama o dönemde seyahat etmek için itilaf gemilerine binmek zorunluluğu vardı. İşte araştırmadan konuşmanızın sebebi budur. İkincisi birçok delegemiz de konferanslara ve görüşmelere İngiliz gemileriyle gitti buna ne diyeceksiniz?

Üçüncüsü İngiltere'ye de değil, İtalya'ya gitti ve masraflarını Mısır Prensi karşıladı. Geride bıraktığı serveti görmek istiyorsanız Topkapı sarayına gidip bakabilirsiniz. Yalnızca Kaşıkçı elmasını alsa, bir ömür krallar gibi yaşardı.

Sultan Vahideddin Han Ülkeden ayrılmak üzereyken son kez bir sigara yaktı ve saraydan bir görevli çağırtıp şöyle bir emir verdi:
''Evladım bu çakmağı ve kül tablasını saraya götür bunlar milletimin malıdır''

Vahdettin’in, Başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi’ye söylediği şu sözlerle noktalayalım: “Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum; taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim! Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakayıkı (hakikatleri) yazar.”

Vahdettin hakkında araştırma yapmak isteyen arkadaşlara önerim, Turgut Özakman'ın "Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele " gibi belli bir ideolojiyle yazılmış saçma sapan kitapları değil de Murat Bardakçı'nın  "Şahbaba" gibi tarafsızca yazılmış kitapları okumanızı öneririm. Ben bu iki kitabı da okuduğumu belirteyim.

Cennet Vatanımız 29 Ekim 1923 yılında ilan edilip tarih sahnesindeki yerini alıyordu.  Ancak Lord  Curzon'un da dediği gibi kurulacak bir Türk devletinin din ile bir alakasının olmaması gerekiyordu çünkü Lozan'da antlaşma bu yöndeydi.

Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki uygulamalar da Lord Curzon'un ne kadar haklı olduğunu doğruluyordu. Öyle derinlemesine olmadan en kısa şekilde bu uygulamaları size aktarmaya çalışacağım.

Öncelikle istiklal mahkemelerinden bahsetmek istiyorum. Sizi suçlayanla, yargılayanın aynı insan olmasını ister misiniz? Eğer suçlayanla yargılayan aynı kişi ise bu mahkeme göstermeliktir değil mi? İşte İstiklal Mahkemelerindeki sistem böyle işlemektedir. Avukat yok, temyize gitme yolu yok. Hakim ne derse o olur. İstiklal Mahkemelerinin başında Kel Ali diye bir katil vardı. Kel Ali'yi aşağılamak için söylemiyorum, bildiğin lakabı Kel Ali yani.

Kel Ali, Halit Paşa'nın katiliydi. Halit Paşa 9 Şubat 1925'te Meclis koridorunda, İstiklal Mahkemelerinin zalim reisi Kel Ali tarafından vurulup 13 Şubat'ta vefat etti. Şehit Halit Paşa,öyle fedakar bir paşaydı ki, Mudanya'dan, Kocaeli'ne, Kars'a, Artvin'den Gümüşhane'ye, Erzurum'dan İzmir'e, Tunceli'den İstanbul'a, Yemen'den Trablusgarp'a, cephe cephe koşuşturmuş bir komutandı Halit Paşa.

Kel Ali ve İstiklal Mahkemelerinin hakimleri kendilerinden başka kimseyi otorite olarak kabul etmiyordu. Öyle ki, Cumhuriyetimizin kurucularından Kazım Karabekir'in dokunulmazlığını dahi dikkate almayıp tutukluyordu. Daha da ileri giderek Kazım Karabekir'i savunuyor diye İsmet Paşayı da tutukluyorlardı.

Kazım Karabekir'in idam edileceğini duyan subaylarımız mahkeme salonunu dolduruyorlardı.  Kel Ali ve mahkemeye verilen mesaj şuydu, "Eğer 0.0001 mg erkeklik taşıyorsanız, idam kararını verirsiniz. İdam kararını verin de görün bakalım, taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalıyor mu?"

Durumun ciddiyetini görenler hemen haberi Mustafa Kemal'e ulaştırıyorlar. Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle Kazım Karabekir ve İsmet İnönü'nün beraatine karar veriliyordu.

Lord Curzon'un sözünü destekleyen bir diğer uygulama ise ezanların türkçe okunmasıdır. Bir çok kişi ile tartışmama sebep olan bu uygulamayı belgesiyle destekliyorum. Yalnızca belgeleri yayınlayıp geçeceğim çünkü söze gerek bile kalmıyor.


Allahu Ekber cezası


Bir diğer uygulama ise camilerin satılmasıdır. Bu uygulama Yılmaz Özdil'in yazısında da gündeme gelmişti.

Açık arttırma usulu satılan camiler


Gazete ilanı ile satılan camiiler




 Siyonistlerin kendi planlarını uygulaması için içeriden birisini kullanacaklarını söylemiştim ve ilk olarak Atatürk ile görüştüklerini ancak kontrol edilecek birisinin olmadığını anlayınca da bu sefer başka birisini aramaya başladılar. Lozan görüşmelerinde verdiği tavizlerden dolayı İsmet İnönü'yü çok seven bu siyonistler kararlarını vermişlerdi. Kullanılacak isim İsmet İnönü'ydü.


Siyonistlerin İnönü aracılığı ile bir çok tartışmalı karara imza atması Atatürk'ün canını sıkıyor ve  Niyon konferansı ise bardağı taşıran son damla oluyordu. Atatürk, İsmet İnönü'yü başbakanlıktan alarak yerine Celal Bayar'ı getirtmiştir.

İsmet İnönü'yü başbakanlıktan alan Atatürk siyonistlere de savaş açmıştı. Atatürk mason muydu sorusunun cevabı Cemal Granda Atatürk'ün Uşağı idim adlı hatıratında yer alıyordu;

‘Bir zamanlar ben de mason olmuştum. Bir gün bir arkadaşım beni alıp Beyoğlu’ndaki Mason cemiyetine götürdü. Daha ne olduğunu bile anlayamadan kendimi cemiyetin içinde buldum. Mermer merdivenlerden büyük bir salona indik. Orada yüzlerini göremediğim bir takım kişiler vardı. Bizi buyur edip oturttular, kahveler sundular, hal hatır sordular. Orada fazla kalmadık, tekrar merdivenlerle daha da aşağı indik. Bir öncekinden daha geniş salonda bulduk kendimizi. Salonda büyük bir kalabalık toplanmış, kılıçlı bir tören yapılıyordu. Bu işleri daha önceden bildiğini anladığım arkadaşım beni kolumdan tutmuş, durmadan ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Kılıçların arasından geçip kutsal bir kitaba el bastık. Bütün bunlar olup bittikten sonra dışarı çıktık. İçeride çok sıkılmıştım. Bu olaydan sonra bir daha ne o binaya gittim, ne de oradakilerle karşılaştım. Şimdi gitsem, arasam o binayı belki de bulamam. İşte benim masonluğum bundan ibaret…’

Atatürk'ün masonluğa girdiği yıllara ait  Masonik nizam duruşuyla çekilmiş  görüntüleri,







Nizam duruşuyla poz veren diğer tanınmışlardan bir kaçı



Lenin


Napolyon




Marx


İnternette bunun gibi bir çok tanınmış kişinin nizam duruşuyla verdiği görüntülere rastlamak mümkün. Neyse konumuza geri dönelim, Atatürk siyonistlere karşı mücadelesinde mason localarını kapatma kararı alıyordu. Zeynel Besim'in Sun adlı Masonun Dün ve Bugün dergisinde (Sayı: 10) yayınlanan hatırasında Atatürk’ün Masonluk etrafında koparılan tartışmalar üzerine ‘Kapatalım da kurtulalım’ dediğine rastlıyoruz.  Ancak mason localarını kapatamadan mason locaları kendi kendilerini belirsiz bir zamana kadar kapatıyordu.


Atatürk siyonistleri çıldırtacak kararı ise 1937 yılında açıklamıştır. Orta Doğu'da kurulacak bir yahudi devletine  karşı olduklarını açıklamış ve el sürülemeyeceğini belirtmiştir.

"Orta Doğu'da bir Yahudi devleti kurulacakmış. Kanımız pahasına karşı çıkarız. Böyle bir şeye asla müsade etmeyiz."                                                                                              
                                                        (Hakimiyet-i Milliye Gazetesi - Atatürk'ün kendi gazetesidir)

Şimdi ise belgesiyle paylaşıyorum.










 Yazıyı okuyamayanlar için;

“Filistin’e el sürülemez!
 Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor
Türkler mukaddes topraklarda, yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir! "

“...Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz, vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık, fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslâmiyet’in mukaddes yerlerinin, Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz...”

 Daha ortada İsrail devleti yokken Atatürk ileri görüşlülüğü ile olacakları gördüğü için siyonistlere ihtar çekiyordu. Şimdi soruyorum size, "Atatürk Selanik gibi yahudilerin yoğunlukla yaşadığı bir yerde doğmuş ve büyümüş olan Atatürk, kurulacak olan bir siyonist devletin sınırlarını bilmeyecek bir adam mıydı?"

İsrail devletini kuran Theodor Herzl toprak sınırlarını nasıl açıklıyor;

"Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na; sloganımız Davud ve Süleyman'ın Filistin'i olacaktır." (The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.711)

Peki Tevrat'ta nasıl geçiyor bu sınırlar,

"Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan'dan ırmaktan, Fırat Irmağı'ndan Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah'ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tekvin Bölümü, 12/25)

Kurulacak devletin sınırları

Yeterince açık değil mi? Atatürk'ün ölüm kararı alınarak öldürülüyor. Ve yerine siyonistlerin oyuncak gibi kullandığı İsmet İnönü geçiyordu. Şimdi bana İsmet İnönü'yü savunanlara bir kaç sorum olacak.

1) İsmet İnönü Atatürk'ün cenazesine neden katılmamıştı?


2) Atatürk'ün ölümünün hemen ardından, Atatürk'ün heykelini neden satmıştır?




3) Paramızdan Atatürk'ün resmini çıkartıp neden kendi resmini koymuştur?




4 ) Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz çekik gözlü ve güzel gülüşüyle insanın kalbine huzur veren Atatürk'ün manevi kızı ve yasal varisi olan Ülkü Adatepe hanımefendi ve ailesine neden baskı uygulamıştır?


Bu kitabı okumanızı öneririm

5) Atatürk'ün canımız kanımız pahasına bile olsa kurdurtmayız dediği İsrail devletini neden yangından mal kaçırırcasına tanımıştır?




İnönü'nün marifetleri bunlarla sınırlı değil. Eğer hala Amerika'nın bir müttefiki ise bunun en büyük sebebi İnönü'dür.  Yıl 1947 ve ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bir yardım antlaşması imzalanıyor. ( ABD'nin müttefiki = sömürgesi  ve ABD'nin yardımı = boynuna vurulan zincir)

Bu antlaşma ne olarak adlandırılacaktı? Truman Doktrini!

"Büyük Amerika Cumhuriyeti'nin memleketimiz ve milletimiz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı, her Türk candan alkışlamalıdır." diyor İnönü.

Yani ABD bizi savunmada ve ekonomide hamimizdir. Kabul etmediğimiz manda ve himayenin aynısı ama sadece daha kibar tarzda adlandırılmış hali.

Bunu 2 madde ile ispatlayabilirim.

Truman Doktrini 2. Madde "Türkiye Hükümeti, yaptığımız yardımı, tahsis edilmiş bulunduğu gayeler adına kullanacaktır."

Ve can alıcı 4. Madde "Türkiye Hükümeti, Birleşik Devletler Hükümeti'nin onayı olmadan hiçbir madde ve bilginin mülkiyet ve zilliyetini devredemeyeceği gibi, aynı onay olmadan Türk Hükümetinin söylenilen gayeden başka bir gayede bu yardımı kullanmasına Birleşik Devletler Hükümeti müsaade etmeyecektir."

Yani bizim iznimiz olmadan bir kurşun bile sıkamaz ve bir ekmek bile alamaz. Eeee ne farkımız kaldı bir sömürge devletinden.

Bir de Johnson mektubu var ki hiç sormayın.. Mektup şöyle;

 "Türkiye ile aramızda mevcut askeri yardımın veriliş maksatlarından başka maksatlarda kullanılması için hükümetinizin Birleşik Devletler'in onayını alması gerekmektedir. Hükümetiniz bu şartı anlamış olduğunu muhtelif vesilerle Birleşik Devletler'e bildirmiştir. Mevcut şartlar altında Birleşik Amerika'nın, Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından sağlanmış askeri malzemenin kullanılmasına izin vermeyeceğini bütün samiyetimle bildiririm."

Peki nerede karşılaştık bu maddelerle?

1974 yılında vatanperver 2 lider olan Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan,  EOKA darbesiyle rumlar adadaki türkleri bebekleri dahil katlederken adaya müdahale kararı aldılar ve kıbrıs barış harekatı başladı. Ancak yine sahneye İnönü çıkacak ve hükümeti dağıtacaktı. Eğer o zaman  İnönü sahneye  çıkmasa bugün kıbrıs sorunu falan da olmayacaktı.

1984 yılında PKK Eruh baskını yapacak ve ABD "Benim iznim olmadan PKK'yı vuramazsın." diyecekti.

İşte "Milli Şef" denilen İnönü'nün o imzasıyla beraber bağımsızlığımız ABD'ye geçti.

"Truman doktrini çerçevesinde ABD'den aldığımızın 69 milyon $ askeri yardım ile elde edilen askeri techizatın bakımı için ABD'ye her yıl 400 milyon $ bakım ve ithalat parası harcaması yaparak ne kadar zarara uğradığımız bir anlaşma yaptığımızı biliyor musunuz?
                                                               (Mehmet Altan - Süperler ve Türkiye - İst. 1986 - sayfa 87)







ABD'den gelen dostları için hazırlatmış
Bir diğer kanıtı http://www.youtube.com/watch?v=JQH8wYVxmso&feature=share Bu videoyu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. O dönemde dönen dolapları ve ABD'nin neden yardım ettiğini çok iyi anlayacaksınız.


İsmet İnönü Atatürk'ün bazı inkılaplarını da kendine göre kullanmıştır. Onlardan birisi ise harf inkilabıdır. İşte İnönü'nün ağzından harf inkilabının kullanılma amacı,

''Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı."

Kaynak : İnönü, Hatıralar C.2 sf. 223





Yukarıda paylaştığım belge İstiklal Marşımızın osmanlıca yazılmış hali. Soruyorum size, kaç kişi okuyabiliyor İstiklal Marşımızın orjinal halini? Peki bundan 5 asır önce yaşamış  Shakespeare'in eserlerini ilkokul mezunu ingiliz çocukları bile okuyabiliyorken, çok değil daha üstünden bir asır bile geçmemesine rağmen İstiklal Marşımızı üniversite mezunları da dahil olmak üzere neredeyse kimsenin okuyamıyor olması garip değil mi?

Harf inkilabının bir diğer sonucu da çocuklarımızın kelime hazinelerinin çok düşük olmasıdır. Şöyle ki;

Önce araştırmanın sonucunu verelim:

ABD 71.681
Almanya 70.400
Japonya 44.224
İtalya 31.762
Fransa 30.193
S. Arabistan 13.579
Türkiye 7.260…

Bu rakamlar ne?

İlköğretim okullarında okutulan ders kitaplarının içerdiği kelime ve kavram sayısı…

Araştırmayı yapan: Ankara üniversitesi TÖMER Dil Öğretim Merkezi…

İlkokulu bitiren bir Amerikan çocuğu 70 bin kelime öğreniyor…

Aynı yaştaki bir Türk çocuğu ise 7.000 kelime…

Sonra da bizden neden Steve Jobslar ve Thomas Edisonlar çıkmıyor diye soruluyor. Sen gidip ilkokulda çocukların zekalarını köreltirsen tabi ki çıkmaz. Bunun Atatürk'ün harf inkılabıyla da pek alakası olmayabilir ancak kasıtlı bir uygulama olduğu kesin. İnönü döneminde eğitim alanında pek çok değişiklik olduğu bilinmekte.

İnönü döneminde din düşmanlığı da had safhaya ulaştı. Yalnızca Şükrü Saraçoğlu'nun sözü ile özetlemek mümkün.

"Din zehirdir. Türkiye'den dini tamamen atabilmek için bize 30 sene daha lazım."                                                                                                                
                 Kaynak : Meclis zabıtları - Sebilür Reşad Sayı 103, Mayıs 1951 - Mufassal Tarihçe-i Hayat


İnönü döneminde halkçılık ilkesi de pek dikkate alınmıyor. Tandoğan meydanına adını veren Nevzat Tandoğan 3 Mayıs 1944 yılında huzuruna çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti'ye,

"Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek."

diyerek anadolu insanını ne kadar hor ve aşağılık gördüklerini bir kez daha gözler önüne seriyordu.

1946 yılında ülkemiz çok partili sisteme geçiyordu ama bu geçişi İnönü babasının hayrına yaptı zannetmeyin. Elinden gelse kıyamete kadar iktidarda olurdu ancak İtalya'da Mussolini'nin ve Almanya'da Hitler'in başına gelenlerden sonra "siz cumhuriyet rejimiyle yönetiliyorsunuz ancak hala tek partisiniz" gibi demokrasiye geçişin yapılmasına yönelik uyarılar alan İnönü çok partili döneme izin vermiştir.


1950 yılında yapılan seçimlerde DP ezici bir üstünlükle iktidarı ele alıyordu ve Celal Bayar Cumhurbaşkanlığına geçerek başbakanlığa Adnan Menderes'i atadı. Menderes ilk icraat olarak halkın en şikayetçi olduğu konu olan türkçe ezan konusuna çözüm olarak ezanların türkçe okunması zorunluluğunu kaldırtıyor.









  Yalnızca ezanların Türkçe okunma zorunluluğunu kaldırtarak masonların yeterince nefretini kazanmıştı Adnan Menderes.

Adnan Menderes tehlikeli sularda yüzüyordu. Zaten ABD'nin bir sömürgesi olmuş, sırtını illuminati piramidine dayamışsın (BKZ Truman Doktrini) daha niye ülkeni kurtarmaya çalışıyorsun ki değil mi? Bak İnönü'ye ne kadar rahat.

Evet Adnan Menderes içerideki  ABD mandacılarını da karşısına alarak Ruslarla antlaşma yapmaya gidiyordu. Amacı ülkesini Truman Doktrininden kurtarmaktı ama olmadı. Bir darbeyle ülkemiz tekrar geriye gidiyordu.

Ezanların Türkçe okunması zorunluluğunu kaldırmasıyla masonların büyük tepkisini çeken rahmetli Adnan Menderes'in darbeyle indirilmesinin 2 sebebi vardır. İlki tekrar ezanların arapça okunmasını sağlamak ikincisi ise Osmanlı hanedanlığının ülkemize tekrar dönmesini sağlamasıdır.


Olay şöyledir; 1950 yılında iktidara gelen Menderes ilk seyahatlerinden birini Fransa'ya yapar ve Fransa'ya gitmeden önce de Fransa'da yaşayan Osmanlı hanedanlığına mensup kişilerin durumunu büyükelçiden ister ancak hiçbir bilgisi olmadığını görünce "24 saat içinde ya rapor getir ya da istifanı!" diyerek azarlar.

Raporu eline alan Menderes yıkılmıştı. Fransa Kralı Fransuva'nın yardım istediği Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu Fransa ordusunun bulaşıklarını yıkıyordu. 320 yıl dünyaya hükmetmiş ve 320 yıl da belirleyici ülkelerden biri olmuş Osmanlı Devletinin yönetici ailesi 3.sınıf otel odalarında sefalet içinde yaşadığını gören Menderes doğruca Çankaya'ya Celal Bayar'ın yanına çıkarak  "Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye’ye dönmeleriiçin af kanunu çıkaracağım” der. Bunun üzerine de Celal Bayar,

“Adnan bey sus, bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der ve Adnan Menderes de cebinden istifa mektubunu çıkararak odadan çıkar.

İstifa mektubunda bunlar yazmaktaydı;

"Cumhurbaşkanlığı makamına, Analarının ve babalarının Fransa'da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin Başbakanı olmaktan utanç duyuyorum,istifamın kabulünü arz ederim. İmza: Adnan Menderes”

Celal Bayar, Adnan Menderes'i yalnızca bayanların ülkemize dönmeleri hususunda af kanununu kabul edebileceğini belirterek istifasından geri dönmeye ikna etmiştir.

16 Haziran 1952 yılında yalnızca kadın üyelerin ülkeye dönmeleri için af kanunu çıkarılmış ve Adnan Menderes'in idam fermanı masonlarca çıkarılmıştır.


27 Mayıs darbesiyle ordu yönetime el koyuyor ve ülke yönetiminde bulunanları yargılıyordu. Tabi en başta Adnan Menderes vardı. 


İdamından hemen önce Adnan Menderes

Bu görüntü bize Sultan Abdulaziz'in ölmeden önceki son görüntüsünü hatırlattı.


Soldaki adamın pozuna dikkat! Mason Nizam duruşu ile poz vermiş. Sağdaki de elini omuzuna dayamış.


Her iki liderin de masonlarca öldürüldüğünün kanıtıdır bu görüntüler. Sultan Abdülaziz sözde intihar etmiş. Önce sağ bileğini sonra da sol bileğini kesmiş. Hay Allah'ım ya böyle birşey tıbben de mümkün değil.  Öyle bi devletiz ki, kendi başbakanımızı asıyor ancak 30.000 kişinin katilini de şehit analarının ödediği vergilerle besliyoruz.

Celal Bayar'ın torunu Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali Adnan Menderes'in idamını şöyle anlatıyor,


"Menderes'in idamı ertesi gün oluyor... Cellatları Üsküdar'da bir meyhaneden getiriliyor, ayılsınlar diye kahve veriyorlar... İdam öncesi Menderes:"İstirham ediyorum, yapmayın" demesine rağmen prostat muayenesi  yapılıyor.  Menderse'in boynuna geçirilen ilmiğin arkaya getirilmesi lazım, ama boynunun yan tarafına getirildiği için çok acı çekiyor ve çırpınarak can veriyor. Bu çırpınmalar sırasında ayakkabıları fırlıyor. Ayakkabıların fırlamasının sebebi de çok kilo kaybetmiş olması. Ayrıca vücudunda sigara izleri bulunuyor."


Menderes'i idam etmeden önce bir saat ile uyarıyorlardı. Bu uyarı hakkındaki yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Tabi Merhum Adnan Menderes, Osmanlı hanedanlık üyelerinin tekrar yurda dönmelerini sağlamıştı ancak aile üyeleri döndüklerinde bıraktıkları servetten geriye pek bir şey bulamadılar. Ne tesadüf ki aynı dönemde yahudiler çok büyük bir servet elde ediyorlardı. Onlardan birisi de Bernar Nahum'dur. Bernar Nahum, Lozan'ın kaldırılmasında baş aktör olan Hain Naum'un oğludur. BEKO'nun da kurucularından birisidir Bernar Nahum. BEKO`nun BE`si Bernar`dan, KO`su Koç'tan gelir ama hep arkaplanda kalmıştır.

Merhum Adnan Menderes'in idamından sonra başka hiçbir liderimiz siyonistlerin ülkemizde bu kadar rahat hareket etmesine müdahalede bulunamamıştır ta ki Turgut Özal'a kadar.



Merhum Turgut Özal

Turgut Özal'a her zaman dua ederim. Özellikle de 163. Madde'den dolayı. Nüfusunun %99'ı müslüman olan bir ülkede birkaç kişi toplanıp Allah'dan bahsetti zaman 5 yıldan yargılanıyordu. Birçok tanıdığımda bu maddeden dolayı birkaç senesini mapus damlarında çürüttü.

163’üncü madde:

"Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (...) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır"

Turgut Özal'in CFR ile olan ilişkilerinden söz edilir ve hep suçlanır. Turgut Özal'i suçlayanların bir çoğu Truman Doktrininden haberi bile yoktur. Turgut Özal'in Siyonistlerle yaptığı birçok antlaşma hep Truman Doktrininin etkisini azaltması yönündeydi.


Turgut Özal döneminde Adnan Menderes döneminde olduğu gibi ülkede büyük bir kalkınma olmuştu. Yurtdışı gezilerine de yanında en az 1 Türk iş adamını götürerek, sıkı ilişkilerin ekonomiye yansımasını sağladı.
Bu ilişkilerden rahatsız olmuşlar vardı ki Turgut Özal'a uyarı mahiyetinde bir saldırı olmuştu. 1988 yılındaki saldırının görüntüleri için bkz Youtube



Bizim siyasi kurt  bu uyarının üzerine çalışmalarına daha hazla ağırlık vermeye başladı. Özellikle de Sovyet Rusya'nın dağılmasıyla da Kafkas pazarını neredeyse tekelimize almıştık. Bir çok alanda yenilikler yapılıyordu. Turgut Özal'in bir hedefi vardı, "Türk - İslam Birliğini" kurmaktı. İlk olarak Türk devletlerini birleştirmek ardında da bunu Orta Doğu'daki arap ülkeleriyle tamamlayıp bu birliği kurmayı planlıyordu ancak önünde büyük bir engel vardı. Terör sorunu! 1.Körfez savaşı sonrasında Kerkük ve Musul'a girilmesi konusunda Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay ile görüşmesinin hemen ardından, süresinin dolmasına daha varken Necip Torumtay görevinden kendi isteğiyle emekliye ayrılıyordu.

Turgut Özal kafasına koymuştu bir kere terör bitecekti. Kuzey Irak'a giderek Barzani ile görüşmüş ve “Musul ve Kerkük bizimdir. Bunu dünya biliyor, alacağız” demişti ve 10 gün sonra öldürülüyordu.

Turgut Özal ölümünden  hemen önce de Türk devletlerine bir gezi yapmıştı. Kim bilir belki de Türk birliği için anlaşmıştı ancak ne yazık ki projesini tamamlamasına izin vermediler.



Turgut Özal öldüğü gün bir çok aksilik yaşanmıştı. Mesela Hacettepe daha yakından GATA'ya götürülmüştür. Ölümünden sonra kanı hastanede bulunurken, ne hikmetse tam alınmaya gidildiğinde sakar bir hemşire kanı düşürmüştür.


Bunun gibi ne zaman birisi ülkemiz için bir çivi çakmaya kalksa eli kırılıyor. Her zaman dediğim bir söz var, "Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz!"


Oyun düşündüğünüzden çok daha büyük bir sonraki yazımızda  kararlaştırılmış son oyuna ve taşeronlarına göz atacağız.


Bu arada gelen e-maillere yoğunluktan dolayı cevap veremiyorum kusura bakmayın.

To be continued...